Paran kadar sağlık!

mine_gTOKAD Bahar  Dönemi seminerleri sürüyor. Bu hafta Mine GÜLMEZ, Mustafa SÖNMEZ’in  “Paran Kadar Sağlık-Türkiye’de Sağlığın Ticarileşmesi” kitabını anlattı. Neoliberal sağlık politikalarının Türkiye’deki sağlık politikasını nasıl şekillendirdiğini örneklerle anlatan Gülmez, “Hastanelerin birer ticarethane, hastalarınsa birer müşteriye dönüştüğünü, parası olanın sağlık hizmeti alabileceği, olmayanın kaderine terk edileceği bir döneme girildiğini” vurguladı. GSS ile milyonlarca insanın bir anda borçlu hale geldiğini, bu borçların faizinin silinmesi ve borcun yapılandırılmasının bile halka iyilik olarak sunulduğunu ifade etti.

  Seminerde öne çıkan başlıkları ve konunun özetini aşağıda bulabilirsiniz:

 PARAN KADAR SAĞLIK

Sağlığa yapılan yatırımların artmış olması sağlığa önem verildiği gibi bir izlenim yaratıyor. Acaba öyle mi? Sağlık talebinin ne kadarı ‘ihtiyaç’, ne kadarı ‘üretilmiş’ ya da ‘kışkırtılmış’ bir talep?

 Sağlık hizmeti; son yıllarda dünyada ve ülkemizde, tüm hizmet alanlarının sermayeye açılması ile birlikte kar zarar hesabına göre, satın alabilene verilmeye başlanmıştır. Bir yaşama hakkı olarak sağlık hizmetinin, sosyal devlet anlayışıyla verilmesini temel alan yasaların ötesinde, ülkemizde izlenen sağlık politikaları üzerinde duran Mustafa Sönmez sağlığın ticarileşmesini dört bölümde ele alıyor.

Sağlık Hakkı ve Dünyada Sağlığın Ticarileşmesi

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre 2007 yılında 5,3 trilyon dolar sağlık harcaması yapılmıştır. Sönmez sağlık harcamalarının artışını; kapitalizmin hava kalitesine, su kalitesine ve çevreye verdiği zararlara, nüfusun kentlere yığılması sonucu yaygınlaşan hastalıklarla, özellikle yoksul kesimin kullandığı suyun kirliliği ve sağlıksız konut koşullarında yaşıyor olmalarına, gıda üretiminde yaşanan sağlıksız süreçler ve GDO’lu besinler tüketmek zorunda kalmamıza bağlıyor. Bunun yanı sıra sanayi üretiminin kaydırıldığı çevre ülkelerde gerekli önlemlerin alınmaması, denetimleri yapılmaması ile yaşanan iş cinayetleri, meslek hastalıkları ile birlikte tedavi ihtiyacı ve ilaç tüketimi de artmaktadır.

  1970’li yılların sonları ve 1980’lerden başlayarak, tüm coğrafyalarda mal ve sermaye hareketleri önündeki sınırların kaldırılması; bütün iç pazarların küresel pazarlara entegre edilmesiyle, devletlerin ekonomiden uzaklaşmaları ve görmekte oldukları sosyal işlevleri de piyasaya açmalarını öngörüyordu.

Bu bağlamda Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkede sağlık hizmetlerinin kamu tarafından sunumu yıllar içinde kademeli olarak azalma göstermektedir. OECD (İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı) verilerine göre Türkiye’de sağlık harcamalarının kamu payı %67,8’dir. Bu oran, tedavilerin kamu kurumlarınca yapıldığı anlamına gelmiyor. Kamu vergi ve sigorta primleri ile tedavi ve ilaç alıcısı olarak öne çıkarken, bu tedavileri ve ilacı tedarikte özel kuruluşlar öne çıkmaktadır.

Vergi ve sigorta primleri ile dolaylı yoldan özel sektörün finansmanı olan millet; izlenen neoliberal politikaları ile sağlık harcamalarında cebinden de para ödemek zorunda bırakılıyor.

Türkiye’de Sağlık Hakkı ve Sağlığın Ticarileşmesi

IMF ve Dünya Bankası rehberliğinde uygulanmaya başlanan neoliberal sağlık politikaları gereğince, AKP iktidarının 2003 yılında dönemin IMF direktörü Horst Köhler’e yazılan niyet mektubunda da tasarısından bahsettiği; SSK, Bağ-kur ve Emekli Sandığı üyelerinin sağlık harcaması sorumluluğunu 2010 yılında SGK’ya devretmiştir.

 2012 yılında da Yeşil kartlıların devri ile genel bütçeden sadece Anayasa Mahkemesi üyelerinin, milletvekillerinin, er ve erbaşların, tutuklu ve hükümlülerin sağlık harcamaları yapılmaya başlanmıştır. Tüm bunlar ‘’sağlıkta dönüşüm programı’’ adı altında izlenen neoliberal sağlık politikalarıdır.

  Kamu çalışanlarının ve yeşil kartlıların sağlık harcamalarının SGK’ya devri ile bu kurum kamunun ‘merkezi tedavi ve ilaç alıcısı’, bunlarla ilgili harcamaları yapan en önemli kamu yetkilisi olurken, Sağlık Bakanlığı, hastaneleriyle SGK çatısı altındakilere ‘tedavi tedarikçisi kurum’ rolünü üstlenecek, harcamalarını merkezi bütçeden ayrılan ödenekler ve SGK’dan tahsil edeceği faturalarla karşılayacaktır. 2010 yılı merkezi bütçe sağlık harcamalarının dağılımına baktığımızda %44,5 oranında mal ve hizmet alımı, %36,5 ile de maaş ve ücretlerin pay, %8,9 SGK’ya prim ödemeleri ve %8,6 oranında sağlık yatırımları oluşturmaktadır.

Sağlıkta dönüşümün icraatçısı AKP iktidarı, merkezi bütçeden maaş alan sağlık personeli giderlerini; personel azaltmalarına giderek ve personelden daha çok hizmet almanın yolunu bularak‘’etkinleştirmeye’’; ayrıca mal ve hizmete ayrılan %44,5’luk bütçeyi de, taşeronlaştırma, bina, ekipman ve ilaç tasarrufları ile azaltmaya çalışmaktadır.

Merkezi bütçenin en büyük para transfer adresi olan SGK’nın gelirleri giderlerinin %77’sini karşıladığı için kuruma gelirlerinin %16’sı kadar da devlet katkısı verilmektedir.

Oluşan bu açığı devlet, geçmişte uygulanan erken emekliliğin olumsuz etkileri ve sağlık harcamalarının giderek artması olarak  tanımlayıp faturayı halka kesmiş olsa da asıl neden; kayıt dışı ve kaçak çalıştırmaya göz yumarak tahakkuk etmiş primlerin tahsil etmeyerek, SGK’yı büyük kaynaklardan mahrum bırakan SGK yönetimleri ve onları bu konuda yeterince denetlemeyen AKP iktidarı!

Bir de torba yasalarla ‘’af’’ kararı alarak sadece özel kesimin 10 Milyar TL’yi geçen prim borcunu affetmek yolundadır.

Sağlıkta Endüstrileşme ve Özel Sektör

Sağlıkta özel boyut uzun yıllar doktorların özel muayenehaneleriyle sınırlı kalmıştır. Ffakat 1980-1990 sonrası sağlıkta sektörleşmeye yeşil ışık yakılmış; özel klinikler, özel hasteneler ve özel sigorta şirketleri ile bir endüstri ortaya çıkmıştır.

1980 sonrası izlenen neoliberal devlet politikalarının sonucu olarak devlet ekonomiden uzaklaştırıldı. Devletin toplam yatırımları içinde sağlık yatırımlarının payı sadece %5 oranındadır. 2006-2010 yılları arasında yıllık ortalama olarak 7-8 milyar TL dolayında olan sağlık yatırımlarının 2/3’si özel sektör, 1/3’i ise devlet eliyle yapılmıştır.

Yine özel hastanelerin sayısındaki artışı inceleyecek olursak 1987’de 116 iken, 2007’de 365, 2011’de ise 490’a ulaşmıştır. Bu özel hastanelerin %80’i 20 ilde yoğunlaşmıştır. Bunların içinde büyüklükte birinci sırada Gaziantep’te 590 yatak sayısıyla, asıl olarak tekstil alanı yatırımcısıolan, Sani Konukoğlu grubunun hastanesidir.

Sağlık sektörüne yabancı sermayeli firmalarında ilgisi artmaktadır. İlaç endüstrisi ve sigortacılık sektöründe ağırlığını pekiştiren küresel firmaların hızla sağlık hizmetleri sektörüne de girdiği görülmektedir.

Son zamanlarda dış talebe yönelik özel hastanecilik, şimdiden önemli bir yol almış, özel hastanelerin hemen yakınlarında otel inşaatlarına yer veren sağlık grupları, böylece turizm, yeme içme sektörleri ile sağlık endüstrilerini entegre etme yönünde çabalarını hızlandırmışlardır.

Sağlık Elemanları ve Çalışan Hakları

Sağlıkta taylorizm, işgücü verimliliğini inceleyen kuramdır. İşgücünün içsel evrelerinde bölüştürülerek mutlak sınırına itilmesi ve işçilerin kendi emeklerine yabancılaştırılması sonucunda olabilen en verimli üretim çizgisine ulaşılabileceğini savunur.

20. yüzyılda fabrikalarda uygulanan ‘’bilimsel yönetim’’ yani taylorizm neoliberal sağlık politikalarıyla artık sağlık sektöründe de performans adı altında uygulanmaktadır.

Neoliberal politikaların özü, sağlık hakkının metalaştırmak, ticarileştirmek, sağlığa ayrılmış kamu bütçesiyle tabiri caizse, bir kuzudan birkaç post çıkarırcasına, yurttaşın sağlık hakkını en ucuz harcamayla geçiştirmektir.

Sağlık çalışanlarına getirilen performans değerlendirmesi adı altında, aldığı ücretin karşılığında en uzun ve en yoğun mesaiyi almak denklemine dayanıyor. Hekimden birim zaman içinde daha çok ürüne(hastaya) bakması, bunu yaparken en az araç-gereç, ilaç harcaması ve olguyu en ucuz maliyetle banttan indirmesi isteniyor.

Sağlık Bakanlığı yetkililerince sağlık hizmetlerinde dış kaynak kullanımının verimliliği artırdığı hizmet kalitesini geliştirdiği, rekabetçi avantaj yarattığı, riski azalttığı, yapısal ve yönetsel esneklik sağladığı, hizmetin sürekliliğini sağladığı yönünde birçok avantaj sağladığı bildirilse de bu durum, iş güvenliğinin bir hayli tırpanlandığı taşeronlaşma koşullarıöncelikle çalışanlar tarafından tepkiyle karşılanıyor. Taşeron firma çalışanları, kamusal bir görev yapmakla birlikte,  düşük ücretle iş güvencesinden yoksun, örgütlenme ve sendikal haklardan mahrum biçimde çalıştırılmaktadır.

Ucuz işçilikle, ‘’az işçiyle çok iş’’ mantığıyla, taşeronlaştırma mantığıyla devam ettiği sürece sağlık hizmetleri aksayacaktır. Bu taşeron çalışma biçimi hastalara ve yakınlarına da acı bir biçimde yansımaktadır.

Haber: Sedanur TOKEL

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın