Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği

Bir Dünyanın Kadınları: Seyirci Olmaktan Umuda!

Bir Dünyanın Kadınları: Seyirci Olmaktan Umuda!

elif

 

TOKAD Bahar  Dönemi seminerlerinde bu hafta Elif Aydın, Yıldız Ramazanoğlu’nun “Bir Dünyanın Kadınları” kitabını tartıştı.

            Elif AYDIN konuşmasına “Neden yeryüzündeki toplam işgücünün üçte ikisini kadınlar oluşturuyor, dünyanın toplam gıdasının yüzde ellisini, Afrika’nın toplam gıdasının yüzde seksenini kadınlar üretiyor; fakat kadınların geliri, dünya’nın toplam gelirinin onda biri ve neden kadınlar dünyanın tüm mal varlıklarının sadece yüzde birine sahip? sorusunu sorarak başladı.

            Batılı kadın imajının nasıl oluştuğunu ve oluşturan koşulların da nasıl bir zemine oturduğunu kısaca ifade eden Elif AYDIN, şöyle devam etti: “Kadınlar dünyayı bu sorularla sarsmaya çalışırken, doğulu toplumlarda, ”ataerkillik” olgusu ve bunun bertaraf edilebilmesi için gereken koşulların nasıl oluşturulabileceği çerçevesinde ilerliyordu kadın çalışmaları. Bu ülkelerde, Batılı kadınların meydan okumalarını, gece özgürce eğlenmelerini, anneliği asla bireyselliklerinin önüne geçirmeme çabalarını referans alan öykünmeci kadınlar, yerleşik örfe çatışan düşüncelerini meşru bir zemine oturtmaya çalışırken, ciddi boyutlarda fikri bir engelle karşılaşmadan, güvenle yollarında yürüdüler uzunca bir süre. Kendinden menkul bir ”modern kadın” tanımı yapıp, buyurgan bir üslupla dikte ediyorlardı üçüncü dünya kadınlarına. Çoğu kez ülkelerindeki totaliter yönetimlerini yanlarına alarak… Öngörülen kadın, erkekle paradoksal bir ilişkisi olan onu tekrarlayarak bir bakıma tüm yanlışlarını onaylayan bir kadındı.”

            Seminerde öne çıkan başlıkları ve konunun özetini aşağıda bulabilirsiniz:

            Seksenli yıllarda dünya, elbette Türkiye, kadınlarla ilgili tartışmalar açısından farklı bir sürece girdi. Modern ve geleneksel kadının yaşadığı olumsuzlukları yeni ve üçüncü bir yoldan yürümeye çalışan, bu eşsiz deneyimlerden yararlanan, fakat onları tekrarlama derdi olmayan, bu noktada yeni bir özgürleşimi temsil eden kadınların sesleri duyulmaya başlandı. Bu dönemde tek kutuplu olan kadın hareketinin Müslüman kadın-modern kadın eksenine kaymasına şahit olduk.

            İran’da 1979’dan itibaren yaşanan devrimle birlikte, modernin zıddı olmadan, karşıtlıklar içinde kendini  ifade etme yanlışına düşülmeden, moderne alternatifmiş gibi duran bir kadın siluetinin  yeşermesi, yeni tartışmalara neden oldu.

            Ramazanoğlu kitabında Osmanlı kadınlarına da değinmiş.Osmanlı kadınları ”Şüküfezar” adlı dergide ”Hanımlara mahsus gazete”de, ”Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Cemiyeti’nin yaptığı çalışmalarda çeşitli sorunları gündeme getirmiş ve tartışmışlardır. Bu tartışmalar görmezden gelinmeseydi, toplumsal uzlaşma ve iknaya önem verilseydi, makul olanda bir araya gelebilme fırsatı yakalanabilse, hepsinden önemlisi, başkası değil, kendisi olmak isteyen kadınların fikri sorulsaydı, değişim gerçek bir gelişmeye tekabül edebilirdi. Kuşkular dağılacak, kadınların eğitim düzeyi fevkalade yükselecekti. Anneler başka kültürlerin estirdiği rüzgarların önünde savrulan değil, çağın yönelimlerini belirlemede etkin olabilecek kuşaklar yetiştirebileceklerdi.

İRAN DEVRİMİNİN TÜRKİYE’YE ETKİSİ

            Harıl harıl Ali Şeriati okundu. Ardından Mutahhari’nin ve Telagani’nin kitapları, İmam’ın hayatını anlatan risaleler, oluşturulan yeni anayasanın metni, devrime ilgi duyan insanların elinde dolaştı durdu. İran’a gidip gelenlerin anıları hep ilgi çekti. Resmi Türkiye dünyayla beraber devrimi İslam dışı bir sapma olarak nitelendirmekte gecikmedi.Onlar Şiiydiler ve İslami meşruiyetleri olamazdı. (Demek devlet yetkilileri sağlam bir çizgi üzerindeki Sünni İslamı istiyorlardı) Geleneksel sünni çevrelerde de etkinliğini sürdüren bu yargı, devrimin evrenselliğini ileri süren İran’a karşı Amerika’nın sürdürdüğü politikalarla paralellik arz ediyordu. Bir yandan böyle bir yok sayma, yadsıma yaşanırken, kimi grup ve kişiler de  İmam’a biat ettiklerini ve tüm Müslümanların biat etmeleri gerektiğini söylemekten kaçınmadılar.

 İRAN KADINLARI

            Kadınların büyük çoğunluğu başörtüsünü usulen almışlar gibi. Tabii tam örtülü kadınlar da yok değil. Dikkat çekici şeylerden biri de, kadın ve erkek arasındaki doğallık. İlişkiler son derece medeni. Okulda, evde, işte sanıldığının aksine keskin bir haremlik selamlık yok. Kadınlar en önemli idari makamlarda bulunabiliyorlar. İmam Humeyni’nin kızı Feride Mustafavi’ye göre siyasetle ilgilenen, toplumsal sorunların çözümüne katkıda bulunmayı yürekten isteyen, bu yöndeki gelişimine kadınsı çekiciliğini artırmaktan daha fazla önem veren kadınları, kimsenin bu çalışmalardan alıkoyması mümkün değildi.

            İran’da 1997 seçimlerinde Cumhurbaşkanlığına aday olan dokuz kadının adaylığının, kadın olmaları sebebiyle değil de, siyasal kimlik ve tecrübelerinin olmaması nedeniyle geri çevrilmiş olmaları dikkat çekicidir. Cumhurbaşkanlığına seçilen Seyyid Muhammed Hatemi’nin yardımcısı olarak bir kadını seçmesi ülkede saygıyla karşılanıyor.

            İş hayatına gelince, bu alan, kadının anneliği göz önüne alınarak düzenlenmeye çalışılmış. Bu alanda kadın milletvekillerinin öncülüğünde bir dizi kanun çıkarılmış, çoğu kadın için part-time çalışma olanağı var.Türkiye’deki gibi kadın,yoğun çalışma koşullarına maruz bırakılıp evine,işine,eşine fıtratına yabancılaştırılmıyor.

            Eğitim hayatına değinecek olursak, sadece Tahran’da yirmiye yakın üniversite var. Tabii muhafazakar kimi çevreler, kadınların  üniversiteleri doldurmasına, çalışmasına sıcak bakmıyor, fakat artık fiili durum kabul edilmiş. Şimdi gayretler toplum ve iş hayatında yerini alan kadının nasıl rahatlatılacağına yönelik.

            Örtünme zorunluluğu bir dayatma ve kadın özgürlüğüne aykırı olarak algılanıyor tüm dünyada. En kötüsü bu yasak diğer tüm güzelliklerin ve meydan okumaların üstünü örtüyor. İranlı kadınların sahip olduğu tüm ayrıcalıklar başörtüsü zorunluluğu sebebiyle tüm dünya kamuoyu tarafından görmezden geliniyor, ayrıntıymış gibi atlanıyor.

MISIR KADINLARI

            Mısır’da olağan üstü bir rejim var.Bu rejim son derece antidemokratik. İnsanlar, basın ve tüm aydınlar baskı altında. İslami hareket her türlü baskıya rağmen ülkede ki  tek muhalefeti oluşturuyor, gençler arasında büyük rağbet görüyor. Özellikle Kahire’nin kenar mahallerinde son derece örgütlüler. Bu da toplumsal çelişki ve sosyal çalışmaların yoğunluğuyla ilgili.

            Medyanın kışkırtıcı tutumu, politikanın dışına itilmeleri, inançlı insanları illegaliteye yöneltiyor. Onlara karşı güç uygulaması ise tam bir zulme dönüşüyor. Mısır’daki medya ve batı medyası elbirliğiyle İslam’ı antidemokratik ve totaliter olarak göstermeye çalışıyor. Oysa İslamda çoğulcu demokrasinin fazlası var. Biz elbette gerçekleri kendi köklerimizde ve İslam’ın ilk çıkış kaynaklarında bulabiliriz. İçinde yaşadığımız gelenekselciliğin de reformistliğin de kaynağını yine köklerimizde bulabiliriz.

            Mısır için ulema çok önemlidir. Yönlendirici ve yorumcu olarak işlev görürler. Mısır’daki İslami yükselişi Pakistan,Afganistan,Sudan gibi ülkelerdeki  İslami gelişmelerden soyutlayamayız. Buralar koloniciliği yaşadı. İnsanlar baskılandı ve köleleştirildi. Bu baskıların ardından tekrar kişiliklerini bulma çabaları, İslami değerlerin yükselişine yol açmıştır. Çünkü halk, yıllarca kendine ait olmayan bir kimliği taşımaya zorladı. Bu zorla ve baskı ile oldu. İnsanlar içine sindiremese de onları zorla sekülerize etmeye çalıştılar.

            Mısır’daki kadınları, batılı değerlere, klasik İslami değerlere ve ilk orijindeki İslami değerlere bağlı kadınlar olarak kategorize edebiliriz.

            Kasım  Emin 1923’te ilk feminist kurumu kurdu.Kadın haklarını savundu. Bu başlangıç iki türlü sese dönüştü: Seküler demokratik feministler ve Müslüman kadınların kişilik savaşı. İkincisine Zeynep Gazali’yi örnek verebiliriz. Bu aynı zamanda antiemperyalist ve anti laik bir sestir.

            Mısır’da Müslüman kadınlar özel bir şekilde, yani kadınlar olarak örgütlenmiş değildir. Gruplar haftada bir iki kez görüşür, olayları değerlendirip İslami yorum getirirler. Kabaca tasnif edersek Tebliğ, İhvan, Zehra, Selefi olmak üzere dört ana gruptan söz edilebilir. Bu gruplar arasında içerikten çok yöntem farkı var ve birbirleriyle diyalog içindeler.”Değişmenin yukarıdan aşağıya olduğuna inananlar ve insandan topluma olacağına inananlar iki temel farklılık çizgisini temsil ediyorlar.” İslam kadını feminizme pek iyi gözle bakmıyor, desteklemiyor.Mısır’da bu gruplarla Müslümanlar arasında bir işbirliği ya da diyalog yok. Çünkü bu hareket koloniciliğin bir uzantısı olarak görülüyor.

            Mevcut rejimde kadının durumu çok kötü. Hiçbir güvencesi yok. Örtülü olarak zaten itibarlı değil,çoğu kadın yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi veriyor.Kocalarının doğru dürüst bir işi olmaması nedeniyle erkekler çalışmaya karşı gibi görünseler de kadınların pazarlarda satıcılık yapmalarına, ya da başka işlere yönelmelerine göz yumuluyor.Toplumsal statüsü olan kadınlar ise örtünüp İslam’ı seçince, devlet onların  mesleklerini sürdürmesini engelliyor.

            Mısır’da zengin kesimi temsil eden kadın ve erkekler son derece bakımlı. Örtülü kadınlar çoğunlukta. Avrupai giyinenlerle yan yana ve kol kolalar. Koyu makyaj ortak paydaları. Avrupalı bazı kozmetik üreticilerinin, batmak üzere olan firmalarını Kahire pazarına açıldıktan sonra kurtardıkları söyleniyor. Çocukların orta öğretimde başörtüsü takabilmesi için evden ”benim isteğim ve iznimle örtünüyor” kağıdı getirmeleri gerekiyor. Böylece aileler fişleniyor. Görüldü üzere Mısır tam bir polis devleti işlevi görüyor.

BATI’NIN İSLAM’A BAKIŞI

            Batı’da ise bir çok kişi İslam’ın, geri kalmanın,şiddetin,entelektüel kısıtlanmaların, ahlaki katılığın,en temel kişilik haklarından bile yoksun kalmanın kaynağı olduğunu söylüyor. Onlara göre alternatif bir İslami yol olamaz. İslam’ın yeniden hayata geçirilmesi, ortaçağa dönüş olacağından, reddedilmeliydi.

TÜRKİYE’DE KADIN HAREKETİ

            Aslında kadın hareketleri Türkiye’de Kemalist  devrimlerle değil meşrutiyetle başlamıştır. Düşünce dünyasını paylaşabilecekleri eşler edinemeyen, batılı kadınlara hayranlık besleyen erkelerin de teşvikiyle başladı tartışmalar. Batı medeniyeti karşısında red, teslim ve sentez cephelerinin oluşturduğu yelpazede kadın hareketleri bakımından Fatma Aliye ve arkadaşlarının önemli bir yeri var.

            Türkiye’de Tanzimat’tan günümüze,”nasıl bir Müslüman kadın”sorusunu, Kur’ani söyleme daha yakın, gerçeklerimizle daha uyumlu bir zaviyeden cevaplamaya çalışan düşünürlerin sesi, çoğu kez modern ya da muhafazakar seslerin buyurgan ve tehdit dolu tonları arasında kaybolup gitti.

            Türkiye’de Müslüman kadınların örgütlenmesi keskin bir kadın-erkek problematiğini eksen almıyor. Dolayısıyla marjinal çıkışlar hariç, genelde erkeklerin yürüttüğü çalışmalara yan çalışma olarak eklemlenmekten doğan çalışmalar var.

            Batı’yı küçük  ya da büyük görmeyen, gelişmeleri, tartışmaları, takip eden kadınlığını, Müslümanlığını ve bireyliğini yeniden üreten, bunu yaparken sıkça dönüp ”nereye gidiyorum”u soran, kadınlar sayılamayacak kadar çok. Kadını eve, erkeği kamuya ait kılan gelenek sarsılıyor..

            İslami öğreti hiçbir yaşam felsefesinin antitezi değildir. Bu bağlamda kadını kamusal alandan bir süre uzaklaştıran anneliğe ”anneliğimi siliyorum” yaklaşımıyla cevap veren kadınlarla yan yana ya da karşılıklı durması mümkün değildir Müslüman kadınların. Evet kamusal alandaki çalışma koşulları kadını; evine, çocuklarına, eşine, fıtratına yabancılaştırılıyor ama ”anneliğimi siliyorum” söylemi de vahyi temel alan Müslüman kadınlara yakışmıyor. Onun yerine kamusal alandaki çalışma koşullarının iyileştirilmesi için taleplerde  ısrarlı ve kararlı olunmalıdır.

            Müslüman kadınlar olarak bizim çalışmalarımıza ve kendimize yönelmemiz gereken soru şu: “Biz bu gelişmelerin neresine düşüyoruz?” 21.yy’daki seyirci konumumuzu sürdürecek miyiz, yeryüzü sakinlerine varlığımızı duyurup umut verecek miyiz? Nesne olarak statükoların bizi koyduğu yerde duracak mıyız, özne olmanın faturasını ödemeye hazır mıyız?

            Müslüman kadınlar artık kendi özgün gündemlerinden konuşmalı ve yazmalıdır. Çalışmalar somut problemler üzerine oturtulmalı ve projelendirilmeli, taleplerde ısrarlı ve karalı olunmalıdır.

            Vahyin tüm insanları adalet içinde kuşatan,hiçbir canlıyı dışlamayan,insanları sevgi ve saygı içinde  eş,arkadaş,kardeş,dost yapan kusursuz söylemini dünyaya duyurmak ve örneklemek Müslüman kadınların da görevidir.

Haber : Hasibe AYHAN

Yorumunu bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir