Mescid-i Haram İdeali

Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra önemli siyasal adımlarından biri de Medine’nin çevre sınırlarını belirleyip şehri “haram” bölge ilan etmeseydi.

Bu, kurucu, devrimci bir adımdı.

Bir şehrin “haram” bölge ilan edilmesi oranın artık eminlik ilanıydı. Medine “Dâr’us-Selâm” olmuştu. Esenlik ve barış yurdu!

Bu esenlik ve barış hâli, eminlik ilanı elbette sadece mü’minler için değildi.

Modern tabirle mü’minler sahip oldukları nüfus oranı itibariyle pekâlâ “azınlık” statüsünde kabul edilebilecek bir yüzdeliğe, buna rağmen dinamik bir yapıya sahiptiler. Kaos ve karmaşanın, kadim düşmanlıkların hüküm sürdüğü, parçalanmışlığın derinleştiği bir yerleşimde ıslah öncüleri olarak öne çıkmakta tereddüt göstermediler.

Medine’nin ‘haram’ bölge olması, başta sahipsizler olmak üzere nihayetinde çoğunluk için iyiydi. Elbette, her dönem ve coğrafyada olduğu gibi bu durumdan hazzetmeyen gruplar olmuştur.

Selam, yani barış ve esenlik yurdunda can ve mal güvenliğinin ilanı, namus ve haysiyetten emin olma hâli kaotik geçmişin ardından bir cennet provası sayılmalıdır.

İnsanlar, kadın-erkek demeden gece-gündüz o eminliğin çemberinde huzurlu olacaklardı. Malları yağma edilmeyecek, pazarda hilelerle zarara uğratılmayacaklar, kimse tarafından herhangi bir yol ve yöntemle rahatsız edilip incitilmeyecekler, bütün bir şehri evleri gibi benimseyecekler ve gerçek sâkinleri oldukları bilinciyle erdemli şehirleriyle iftihar edeceklerdi.

Hz. Peygamber’e bu ideali veren elbette vahiydi, İbrahim peygamberden beri o idealin somutlaşmış sûreti Kâbe, yani ‘Mescid-i Harâm’ idi.

Mescid-i Harâm, eminliğin, esenlik ve barışın somut göstereni olarak orada vâr olup dursa da anlam kaybıyla sadece taştan bir yığın hâline gelmişti.

Hz. Peygamber’in risâleti o rûhu diriltmiştir.

Rabbimiz, Bakara sûresinin 143. ayetinde Elçisine, kendisini tam tatmin edecek bir kıbleye döndüreceğini söyleyerek “Artık yüzünü Mescid-i Harâm’a çevir!” der.

Mescid-i Harâm’a dönüş, o ideale odaklanış, kurucu bir perspektifle Medine’de bulunan ve pek yakın bir gelecekte bu ideali Zülkarneyn gibi başka coğrafyalara taşıyacak olan Allah Resûlünün temel misyonudur.

Mekke, Medine, bütün bir yarımada, yakın ve uzak her coğrafya, elbette tüm insanlık, tabiat, börtü-böcek, cümle mevcûdât Nûh’un Gemisindeki bir araya geliş gibi bu “esenlik ve eminlik yurdu” idealinin muhataplarıdır.

Mescid, Rabbimizi tek otorite kabul edenlerin öncülüğünde, onun esenlik, barış ve güven ikliminin egemen kılındığı her yerdir. Medine’nin ‘haram’ ilan edilişi bu anlamı esas alan küresel projenin ilk adımıdır.

Elbette ki irili-ufaklı ibâdethâneler ve mü’minler için toplanma yeri olan yapılar bu büyük idealin kavramını tek başlarına karşılayamazlar.

Mescid-i Harâm’ın müşrikler marifetiyle başına gelen bu değil miydi?

Allah Resulü ve arkadaşları bu idealin devrimci öncüleri olarak Hicretle, o büyük kurucu adımı atmışlardır.

Bu bağlamda Zülkarneyn kıssası, Medine’de Hz. Peygamber’in farklı kabile ve dinî topluluklarla yaptığı anlaşmalar yeniden, diri bir akıl ve anlayışla okunmalı, çağdaş İslami Hareketlerin ufkunu oluşturmalıdır.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Elçi’nin, O’nu Resûl kılan vahyin temel perspektifi ekolojik ve sosyolojik her türlü ifsat ve yozlaşmaya karşı bütün insanlık ve tabiat için sığınak/lar, esenik yurtları vâr etmektir.

Kur’ânî ifadeyle “dengeli ve ölçülü bir toplum” olma hedefi, Allah Resulünün mezkûr ideale yönelişinin toplumsal bir kıbleye dönüşmesiyle gerçekleşebilecektir.

Mü’minlerin, nerede, hangi coğrafyada, hangi ülkede, hangi siyasal aşamada olurlarsa olsunlar yüz ve yönelişlerinin Mescid-i Harâm’a odaklanması, ‘salat’ın sadece rutin ibadet olarak ‘namaz’ değil de daha geniş bir çerçevede ‘kulluk sistemi’ olarak anlaşıldığında ulaşacağı kuşatıcı karşılık sayesinde ortaya çıkan idealin vücut bulabileceği vâroluşsal bir imkân oluşturmaktadır.

Bu doğrultuda ikame dilecek ‘salât’ da yeryüzünü mescid kılacak, o mescidi ‘haram’ ilan edecektir.

Medine’nin ‘haram’ ilan edilişiyle başlayan bu yürüyüşü menzile ulaştırma hedefi, çağdaş İslami hareketlerin temel gerekçesi olmalı, örgütlenme ve programlar bu doğrultuda yapılandırılmalıdır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*