Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği

Kur’an’ı İlk Elden İnsani Olarak Okuyup Anlamaya Çaba Gösterelim

Kur’an’ı İlk Elden İnsani Olarak Okuyup Anlamaya Çaba Gösterelim

Kalem Suresi: Ham olsun göklerdekiler ve yerlerdekilerin Rabbi olan Allah’a Salât ve Selam olsun Tevhit ve Adalet için gönderilmiş Resullere, Nebilere, âlimlere, muvahhitlere, Şehidlere ve tüm Mümin ve Müslümanlara
Nüzul sırasına göre ikinci sıraya yerleştirilmiş olan Kelam Suresini okuyup anlamaya çalışacağımız bu günde bu surenin şu konulara ışık tuttuğunu anlamaya çalışalım
Bunlardan birincisi: sure kalem üzerine yeminle ( kasem) başlamıştır. Yemin bir konunun karşı tarafta kesin olarak anlaşılmasını ve inanılmasını sağlamak için kullanılan yöntemdir. Hele ki bu yemini bizleri yaratıcısı ve Rabbi yapmış olsun. Dolayısıyla hem konunun ciddiyeti hem de inandırıcılığı bakımından bizlerinde zaman zaman başvurduğumuz bir yöntemdir. Lakin insanlar için çok yemin etmek daha sonraki ayetlerde eleştiri konusu olmuştur.
Kalem suresini her okudukça tarihten bu yana kalemin gücünü ve etkisini daha fazla düşünür olmamız gerekiyor. Zira bu güne dair ne biliyorsak mutlaka hep kalemle ilişkisi olan bir durumdur. Söz uçar yazı kalır deyimi kalemin ve tabi ki de defterin ve ona yazmanın ne kadar hayati bir öneme haiz olduğunu gözler önüne serer.
Kalem, teknolojinin gelmiş olduğu son noktanın da temelidir aslında. Zira tüm düşünceler, hayal edilenler kalemle tasarım haline dönüştürülür ve daha sonra vücuda getirilmiş olur.
Her çıkan teknolojik yenilik bu anlamda mutlaka kalemin eseridir. Kalemin gücü onu maksadına uygun kullananın durumuna göre işlevini en üst düzeye çıkarabilir. Kalem ve yazdıkları bir insanı hem vezir yapar hem rezil yapar. Kalem ve yazdıkları bir insanı ipe de götürür ipten de alır. Kalem ve yazdıkları insanlar arası kavimler arası ve milletler devletlerarası barışa da sebep olur savaşa da.
En nihayet Kalem ve yazdıkları Allahın kullarına en büyük ayeti olan Kuranı bizlere ulaştırırken bizlerden sonrasına ulaşmasının da teminatıdır.
Gerçi şimdilerde klavyeler özelliklede devlet dairelerinde ve ofislerde kalemin yerini tutmuş görünüyor. Böyle olsa da hayatın her alanında kalemin etkisini ve gücünü görmeye devam ediyoruz devam ediyor olacağız diye düşünüyorum.
İkincisi ise: vahyin indirildiği kişinin indirilen vahiy ekseninde büyük bir ahlaka sahip olacağı vurgusu yapılmıştır.
Bu şu demektir. Sizin arkadaşınız Muhammed (as) sizin ithamlarınızın, karalama kampanyalarınızın ve iftarlarınızın hedefindeki kişi olamaz. O ne cinlidir nede cinlenmiştir. O ne delidir nede kendinden geçmiş bir mecnun. O rabbinden kendisine indirilmeye başlanılan bu vahiy üzere ahlakını huyunu karakterini kişiliğini geliştirecek olandır. O dalalette iken Rabbi onu seçerek ona Rabbinin murad ettiği ahlakı bu vahiy sayesinde gerçekleştirecektir.
Dinin sahibi onu kulları için takdir eden Allah azze ve cellenin seçtiği Resulünün üzerinde yani başlangıçtan sonuçlanana kadar vahyin terbiyesinde yani kontrolünde bir hayatın örnekliğini bu şekilde izah etmiştir.
Ahlaklı kişi dediğimizde zihnimizde dar anlamıyla namuslu temiz kötü alışkanlıkları olmayan bir insan tasavvuru oluşmaktadır.
Oysaki <hulugin azim> ifadesi en geniş anlamıyla vahyin ahlak edinilmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu şu demektir. Alak suresinde belirtilen hususlarda dikkate alındığında zaten dar anlamdaki ahlaki özelliklere sahip olan Muhammed bu vahiyle birlikte geniş anlamıyla ahlakı tamama erdirecek yani dini Allahın murad ettiği şekilde icra edecektir.Surenin ilerleyen bölümlerinde ne demek istediğimiz daha net anlaşılacaktır. (bknz 129,151)
Temel olarak ahlak edinilmesi gereken husus, zaman mekân ve durum şartlar dikkate alınmadan şirk ve zulüm düzenlerine karşı sürekli bir mücadele içerisinde yer almaktır. Huy edinilmesi gereken asıl şey budur. Ve Resulullah’a huy edinmesi gerekenin de bu olduğu emredilmiştir. Zira yukarda da ifade ettiğimiz gibi yardımseverlik konusunda kişisel kötülüklere bulaşmama konusunda Muhammed zaten iyi bir noktada idi.
Dolayısıyla “BEN GÜZEL AHLAKI TAMAMLAMA İÇİN GÖNDERİLDİM” hadisini de bu anlamda okumak gerekir diye düşünüyorum.
Suçlanan ve suçlayanların kısaca değinildiği bu pasajlardan sonra ( 5 ila 8. Ayetler) Alak suresi son ayette azgınlaşan insan tiplemesine örnek olan şahıslar isim verilmeden yüksek yoğunluklu eleştirilmeye başlanmıştır.
Aynen şöyle denir
9. İstеdilеr ki, yumuşak davranasın, böylеcе onlar da yumuşak davransınlar.
10, 11, 12, 13, 14. Yеmin еdip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hеp еngеllеyеn, saldırgan, günaha dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötеsindе bir dе soysuz olan kimsеyе mal vе oğulları vardır diyе, sakın boyun еğmе.
15. Âyеtlеrimiz kеndisinе okunduğu zaman, “Öncеkilеrin masalları!” dеr.
16. Yakında biz onun burnunu damgalayacağız.
Çağdaşlık adına demokrasi adına günümüz de de sıkça kullanılan uzlaşı terimi mevcut batıl rejimlerin başvurduğu en etkili taktiktir. Onlar bu huylarından asla vazgeçmediler vaz geçmeyeceklerde. Resulullah’a ve diğer Resullere de benzer teklifler çok sıkça yapıldı. Onlar salt Allah’ın egemenliğine asla rıza göstermediler. Asla O’nun salt vahiy terbiyesine yanaşmadılar. Onlar istiyorlardı ki biraz onların dedikleri olsun biraz da Muhammedin Rabbinin.
Evet, Mekke toplumunun elebaşları ve kalburüstü elit tabakası bu ayetlerde tanımlanan kötü vasıflara sahiptiler. Onlar mal makam ve oğullar sahibi olmuşlar diye toplumun maddi ve manevi anlamda aşagıda gördükleri ve tuttukları geniş kesimleri eziyorlar horluyorlar onları köleleştiriyorlardı. Toplumda sürekli bir fitne üretip kendi saltanatlarını devam ettiriyorlardı. İşte Muhammed’le birlikte bu durum değiştirilmek istenmiş ve bu kesim bundan büyük rahatsızlık duymuştu. Zira Muhammed Allahtan aldığı vahiyle onların gerçek yüzlerini deşifre ediyordu.
Üçüncü olarak: bahçe sahipleri kıssası üzerinden ürünün hakkını bu ürüne sahip olamayanlara vermemeye çalışan ve bunun için kafalarında kötü planlar yapan bahçe sahibi bir takım insanlar üzerinden bir mesaj verilmektedir.
Mesaj çok net ve açıktır.Alak suresinde namaz kılan ve bunu dosdoğru icra eden biriyle bunun tam tersi maun suresinde de eleştirildiği üzere namazı dosdoğru kılmayan ve dolayısıyla da en ufak bir yardımı esirgeyen zihniyet “ Fe veylün lilmusallin” ayetiyle zem edilmekte ve bu ikisi arasında fark gözlerimizin önüne konmaktadır.
Bahçe sahipleri kendi acziyetlerini unutarak ve her şeye güç yetirebileceklerini düşünerek akılsızca ve insafsızca davranmak istiyorlardı..Tuzaklarına hesaplarına aslında günler öncesinden başlamışlardı.Lakin gün gelip çattığında ve bahçeye sabah erkenden vardıklarında hesapları altüst oldu.İnanmak istemediler. Sonrasında da gerçeği anlayınca dönüp birbirlerini kınamaya başladılar. Artık iş işten geçmişti. İçlerinden birisi onlara bu kötü tuzaklarının hüsranla sonuçlanabileceği uyarısında bulunmuştu. Lakin onu da dinlememişlerdi. Ve bu kıssanın sonunda o uyarıyı yapan kişi “Ben size Rabbimizi tesbih etmemiz gerekir dememiş miydim” diyerek hüsrana uğramalarının temel nedenini ortaya koyuyor. Evet, Rabbi burada tesbih etmek demek hasadın hakkını hakkı olana vermek demektir. Zira daha sonraki surelerde de rastlayacağımız gibi paylaşmanın bölüşmenin tekasür yapmamanın, ihtiyaç sahiplerini gözetmenin asıl zikir ve tesbih olduğu çok açık olarak gözükmektedir. Nitekim bir ayette de şöyle bir açıklamada bulunulur. “
Onların mallarında isteyen (veya istemekten utanan) yoksul için bir hak vardır.(51-Zâriyât 19)
Dün olduğu gibi günümüzde de yaşanan toplumsal ve sosyal adaletsizliklerin temelinde hakça bölüşümün adil paylaşımın olmaması yatmaktadır. Zira Kuran baştan sona iki ana unsurdan bahseder. Bu iki ana unsur iman ve Salih ameldir. İman eden Salih amelde bulunmalıdır. Salih amelin en hayırlısı Allah için, Allah istediği için ve sadece O’nun rızası esas alınarak ihtiyaçtan arta kalanı ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktır.
Yine Kuranda salâtın geçtiği her yerde mutlaka vermeden yani infaktan bahsedilir. Bu ikisi etle tırnak gibidir. Namaz kıldığı halde biriktiren yani tekasür yapanların namazları maun suresinde eleştirilen namaza dönmüş olur.
Dördüncü olarak: 36. Sizе nе oluyor, nasıl hüküm vеriyorsunuz?
37. Yoksa sizе ait bir kitabınız var da (bu batıl hükümlеri) ondan mı okuyorsunuz?
38. Onda, “Sеçip bеğеndiğiniz hеr şеy mutlaka sizindir” (diyе mi yazılı?)
39. Yahut bizdеn, hеr nе hükmеdеrsеniz mutlaka öylе olacağına dair Kıyamеtе kadar sürеcеk kеsin sözlеr mi aldınız?
40. Sor onlara: “Onların hangisi bu (iddianın doğruluğu)na kеfildir?”
41. Yoksa onların ortakları mı var? Doğru söylеyеnlеr isеlеr, haydi gеtirsinlеr ortaklarını!
Bu ayetlerin öncesindeki iki ayette dünya azabına nispetle ahret azabının daha şiddetli ve sürekli olduğu vurgulanarak bu ayetlere geçiliyor ve deniyor ki sizin kendi heva heveslerinizin ürettiği bir takım şeylerimi öne sürüyorsunuz. Kendi meclislerinizde kıt akıllarınızla ürettiğiniz hükümler yasalar mı belirliyorsunuz. Bu belirlediğiniz yasaları yoksa biz mi tescillemişiz. Bizimle aranızda bu konuda bitmez tükenmez bir anlaşmamı var? Vs
Eğer düşünülecek olursa günümüze ne kadar da benziyor değil mi. Bizim gibi birer beşer olan insanların oluşturduğu meclislerde vahye dayanmayan, üzerinde düşünülmeden toplumun geniş kesimlerine hatta tamamına sorulmadan onların oluru alınmadan çıkarılan yasalar kanunlar halka huzur refah getireceğine halkı birbirine düşüren onları etnik kültürel sosyal mezhebsel meşrepsel anlamda bölen bir vaziyete bürünmektedir. Zira aciz olanların acizlerin ihtiyaçlarını gidermesi onlara huzur ve refah getirmesi söz konusu olamaz. Allah’ı devre dışı tutan o yokmuş gibi hükümler yasalar icad edenlerin kendileri zaten insanlar üzerinde Rabbleşmiş demektirler.
Firavuni sistemler halklarını fırka fırkaya bölerler. Onlar için böyle olması gerekiyor. Çünkü saltanatlarının devamı buna bağlıdır. Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.
Allah’ın arzında halkları yönetenlerin ekseriyeti maalesef bu konumdadırlar. Halklarının hakka ve hakikate tevhide ve adalete ulaşmalarını engellemek için oluşturdukları sihirbazlık kurumlarını devreye sokmaktadırlar. Bu sihri sadece illüzyon yapanlar olarak algılamamak gerekir. Bu gün toplumları büyüleyen farklı araçlar yani farklı sihir türleri vardır. Bunlar başta dini kurumlar ve bu dini kurumların resmi din ideolojisine hizmet eden cemaatler vakıflar dernekler basın yayın, televizyonlardaki diziler yemek programları, evlendirme programları vs internet, teknoloji, müzik, futbol, konfora düşkünlük, aşırı tüketim, obezite ve Arap toplumundaki şiir edebiyat, hitabet gibi unsurlarda dün olduğu gibi bu günde yoğun bir şekilde kullanılmakta ve halkları uyuşturmakta bunların üstüne birde geleneksel uydurulmuş dinin oluşturduğu algılarla devreye girince tamamen sorgulamayan itiraz etmeyen her şeyi kabullenen bir toplum meydana gelmektedir.
Evet, yukarda ki tespitlerimize karşılık vahyin önerilerini konuşmamız gerekir. Vahiy toplumu bilgili şuurlu neyi ne için nasıl yapacağını bilen sorgulayan körü körüne itaat etmeyen Allah’ı yani vahyi hayatının merkezine alan onun teyit ettikleri doğrultusunda yaşamını düzenleyen kişilerden oluşandır. Vahiy toplumu sihirle gerçeği ayırabilen kendisini uyuşturan din algısına kapalı aksiyoner ve tevhid ve adaletten aleyhine de olsa ödün vermeyendir.
Dolayısıyla İslam’ın esenlik, güvenlik ve barış dini olduğunu ve yine İslam’ın azami derecede adaleti azami derecede Tevhidi tüm insanlığın önüne koymaya çalıştığını ve buna iman eden ve kendilerini insanlık âleminde en güvenilir kılan ve kılması gereken Müslümanların eliyle bunu gerçekleştirmek istediğini söylemeliyiz.
İnsanlık vahiyde hayat bulmalı onda dirilmelidir. Bunun en canlı en önde ve örnek olanı Allah Resulü Hz.Muhammeddir. Ve bizler peygamber olamayacağımızı biliyoruz lakin onun gibi yaşayabilir onun gibi mücadele edebilir ve bizden sonrakilere onun gibi iyi bir örneklik bırakabiliriz. Bu tamamen bizlerin tercihi çabası ve azmiyle olabilecek şeylerdir. Dolayısıyla insanlık bizlerde de bu anlamda hayat bulmalıdır. Onların gönüllerine nüfuz edebilmeyi becerebilmeliyiz diye düşünüyorum.
Beşinci olarak: 42, 43. Baldırların açılacağı (işlerin zorlaşacağı) ve kâfirlerin secdeye çağrılıp da gözleri düşmüş ve kendilerini zillet kaplamış bir halde buna güç yetiremeyecekleri günü (Kıyamet gününü) düşün. Halbuki onlar sağlıklarında secde etmeye çağrılıyorlar(ve buna yanaşmıyorlar)dı.
44. (Ey Muhammed!) Bu sözü (Kur’an’ı) yalanlayanlarla beni başbaşa bırak. Biz onları bilemeyecekleri biçimde adım adım helaka yaklaştıracağız.
45. Onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz benim tuzağım sağlamdır.
46. Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu yüzden ağır bir borç yükü altına mı girmişlerdir?
47. Yahut gayb (levh-i mahfuz) kendi yanlarında da onlar mı (bundan aktarıp) yazıyorlar?
48. Sen, Rabbinin hükmüne sabret. Balık sahibi (Yûnus) gibi olma. Hani o, (balığın karnında) kederli bir halde Rabbine yakarmıştı.
49. Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, o mutlaka kınanmış bir halde ıssız bir yere atılacaktı.
50. (Fakat böyle olmadı.) Rabbi onu (peygamber olarak) seçti ve salih kimselerden kıldı.
51. Şüphesiz inkâr edenler Zikr’i (Kur’-an’ı) duydukları zaman neredeyse seni gözleriyle devirecekler. (Senin için,) “Hiç şüphe yok o bir delidir” diyorlar.
52. Hâlbuki o (Kur’an), âlemler için ancak bir öğüttür.
Surenin başlangıcından bu yana anlatılanlar aslında tamamen vahyin indirildiği kişiyle ona karşı çıkanların arasında yaşanan diyaloğların nasıl bir atmosferde cereyan ettiğine bize çok net gösteriyor olsa gerek.
Mekke döneminin en belirgin özelliklerinden en başta geleni tamamen ayetlerin belagat içermesi yani dikkat çekme özelliğine sahip olmasıdır. Sonraki süreç tamamen anlama yani manaya yöneliktir. Mana ve anlam kişinin ve cemiyetin oluşmasında ana ekseni oluşturur. Kişiliklerin oluşması tamamen anlam ve mananın iyice özümsenmesine bağlıdır.
Mekke döneminin şartları gereği sürekli sabır direnme ve mücadele eksenli bir rota çizilmiştir. Allah azze ve celle elçisine vahyi dosdoğru net bir şekilde duyurmasını ve karşı çıkanları engel oluşturanları kendisiyle baş başa bırakmasını istemiştir.Tıpkı Alâk suresinde olduğu gibi tıpkı bundan sonraki Mekki surelerde görüleceği gibi.
O halde dehşetli günlerin yaşanacağı kıyamet ve hesap gününde tüm o zalimler hak ettikleri karşılığı göreceklerdir. Sakın ola sen balık sahibi gibi olma. Sen onları her hangi bir ücret istemekle ağrı bir külfetin altına zaten sokmuyorsun. Böylede bir hakkın yok zaten. Tüm yapıp ettiklerinin ve sana karşı çıkanların varıp toplanacağı yer benim huzurumdur diyerek tek adres verilmiş olmakta ve mücadele ekseninin ve başarının sırrının sabır metanet ve direniş olduğu vurgusu göze çarpmaktadır.
Allahtan hiçbir şey kaçmaz. Okullarının gizlediklerini de açığa vurduklarını da yaş ve kuru her ne varsa onları bilir. Bunların hepsi kayıt altındadır. Geçmişte şimdi ve gelecekte olan her şeyi de bilir. Şu halde kendilerini güçlü kuvvetli görüp her şeye güç yetirebileceklerini zannedenler, her şeyi elde edebileceklerini ve her şeyi bildiklerini sananlar yanılıyorlar.
Ve sonuç olarak sen şehid Ali Şeriatinin dediği gibi yapıyorsun yani onları bu davet ettiğin hakikatlerle rahatsız ediyorsun. Dolayısıyla vahiy namına söyleyeceğin her şey onları rahatsız edecek uykularını kaçıracak sana karşı tavır almalarına ve düşmanlık etmelerine sebebiyet verecek.
Hâlbuki bu sadece Mekkelilere değil bütün âlemler her çağda her mekânda bir hatırlatma bir öğüt bir nasihattir.
Kamer Suresi 4 yerde bununla ilgili çok önemli mesajlar bulunmaktadır. Mushaf bu gün elimizde toplu olduğu için kamer suresindeki bu ayetlere vakıfız. Sadece bu ayetler üzerinden vahyin insan için insanlık için hayati bir mesele olduğunu, olmazsa olmaz olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Toplamda direkt ya da dolaylı olarak 114 yerde, öğüt ve eş anlamlıları geçmektedir.
Sesimizi değil sözü yükselterek diyoruz ki Kuranı tarihsellikten, geleneksellikten mezhepsellikten kavmiyetçilikten, aşiretçilikten, vakıf dernek ve cemaatçilikten particilikten kurtarmak gerek. Yani bu saydıklarımızın üzerinde insana gelen ve insanca olan bu kitabı ilk elden insani olarak okuyup anlamaya çaba gösterelim. Bilmediklerimizi bir bilene hatta birçok bilene soralım sonra onu bu arı duru vahye götürelim sonrada vicdanımızla birlikte karar verelim. Zaten vicdan vahyin mesajına aykırı karar vermez.
SELAM ve DU’Â İLE ŞİNASİ ULUDOĞAN 14.04.2016 CUMA / TOKAT

Yorumunu bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir