Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği

EKEB Söyleşi&Forum: Bütün Boyutlarıyla AKP-Cemaat Çatışması

EKEB Söyleşi&Forum: Bütün Boyutlarıyla AKP-Cemaat Çatışması

 

TOKAD‘ın da bileşenlerinden olduğu  Emperyalizme ve NATO’ya Karşı Eylem Birliği’nin (EKEB), TOKAD İstanbul İl Temsilciliğinde düzenlediği Söyleşi-Foruma Türkiye Gerçeği Dergisinden Mehmet Güneş ve Sakarya Dayanışma Derneğinden Kadrican Mendi konuşmacı olarak katıldı.

Yöneticiliğini EKEB’den Basri Özgür’ün yaptığı programda Güneş ve Mendi’den sonra katılımcılar da söz alarak görüşlerini belirttiler.

Programda ilk olarak konuşan Kadrican Mendi, Recep Tayyip Erdoğan’ın inşa etmiş olduğu kapitalist, finans şirketi olan devletin paralel devlet iddiasını kaldırmayacağını, çünkü kadroları sistemin belli bir liyakat sistemi üzerinden devşirdiğini, mevzuatı, uygulaması, icra ettiği fonksiyon itibarıyla rasyonel işlemesi gerektiğini, ve bu şekilde dünya tarafından izlenmesi gerektiğin söyledi ve “Devlete ait esas şeylerin masanın üstünde olması ve sermayenin bunlar üzerinden tercihte bulunması gerekir. Tüm dünyada bu böyledir. Masadan bir çekmeceyi kaldırırsanız bunun size bir maliyeti olur ve ödettirirler.” diye konuştu.

İslami camianın açmazlarından birinin de AKP döneminde özellikle Diyanet teşkilatının müthiş güçlendirilmesi olduğunu, ekonominin kayıt altına alınması gibi aslında İslami camianın da kayıt altına alındığını savunan Mendi, “Bir noktadan itibaren Recep Tayyip Erdoğan’ın kurmuş olduğu sistem içerisinde cemaatlerin desteğinden de yavaş yavaş kopuluyor. Çünkü bu mekanizmanın en başında bu liyakat sisteminden devşiriyordu adamlarını. Cemaatlerin buraya nüfuz edebilmesi için bunun bir zemini kalmadı. Diğer cemaatler açısından da bu böyle; abiler üzerinden sisteme etki etmek mümkün değil. Bu denklem Fethullah Gülen cemaatinin devlete sızması olarak yanlış bir yerden kurgulanıyor.” dedi.

Aslında devletin Fethullah Gülen hareketine sızdığını, Komünizmle Mücadele Dernekleri sürecinin bunun kanıtı olduğunu söyleyen Mendi, devamla “12 Eylül’den sonra Sovyet Bloğun yıkılmasıyla, Kafkas, Türki Cumhuriyetlerde ortaya çıkan boşluğu Şiilere, Vahhabilere, Radikal İslama kaptırmayalım diye Türkiye ve Amerika‘nın ortak çalışmasıyla okullar üzerinden yürüdü, sonra bir cemaat ayağı oldu.  Fethullah Gülen görevlendirilmiş bir insandır, hiçbir zaman İslamcı camiada yer almamıştır, bununla da gurur ve onur duyar. Fethullah Gülen’i destekleyen bu devletdışı kadroların soğuk savaş döneminin devamı olan kadrolarıyla ilişkisi vardır. Bu kadrolar devletin gelmiş olduğu son noktada sistem arasında bir maliyet ortaya çıkarıyorlar, Recep Tayyip Erdoğan’ın ekibi de bunları temizliyor.” diye konuştu.

AKP tecrübesi, İhvan tecrübesi, Cemaat-i İslami tecrübesinden İslam’a bakışın sorgulanması gerektiğini,  özellikle Cemaat-i İslami’de içinde bulundukları toplumun paralelinde bir paralel evren kurgusu olduğunu, yaklaşımlarında “mevcut olan halktan kendi cemaatlerine insan devşirme, cemaat üzerinden kendini var etmek ve bu devlet kadrolarına adamlar devşirmek ve iktidara ulaşmak” düşüncesine dayalı bir model olduğunu belirten Mendi “Bu model artık tıkandı, ilerlemiyor, devlet belli bir sisteme ulaştı. Küresel siyasetin devlet mekanizmaları üzerinde gelebilecekleri nokta belli bu sistemin karşısında durabilecek bir halk kitlesi var ama İslami kitle yok. Sera ortamında yetişen bir İslami kitle var, bu sera kalkınca tökezleme oldu.” dedi ve konuşmasını, “Bu süreç Fethullah Gülen ve diğer cemaatleri bitirecektir. Devletin kendi içindeki dönüşümün kaçınılmaz sonucudur bu. Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği zihniyet de kayboluyor. Recep Tayyip Erdoğan kalsın mı gitsin mi ya da yönetimi kalsın mı paradoksu yaşanıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın gitmesi durumunda şirket (devlet) durur, yönetim kadrosu da problem. İkisi yendiğinde ya da biri yendiğinde halk kazanmış olmayacak. Halklar açısından hesaplaşılması gerekiyor.” sözleriyle tamamladı.

Mehmet Güneş de konuşmasında bugün bu noktada alınacak yollarla Türkiye’nin geleceği şekilleneceğini,  Türkiye’nin geleceğini anlamak için Irak, Mısır ve Suriye’ye bakmak gerektiğini, orada hangi çelişkiler varsa Türkiye’de daha fazlası olduğunu söyledi

Güneş, “Türkiye toplumu için kutsallarından arınıyor diyebiliriz. Kemalistlerin tasfiye edilmesinden sonra İslam’ı kullanarak siyaset yapanların kirli işleri ortaya çıktı. Bu alanda birbirleriyle yarışıyorlar bu alanda. Modernlikte, para yarışında birbiriyle yarıştılar.” dedi ve Neoliberal politikaların yıkımlarının tüm dünyada etkisini gösterdiğini, bunun sonuçlarının Gezi olaylarıyla birlikte Türkiye’ye geldiğini ifade etti.

“Bugünkü çatışma yerli bir çatışma değildir. Çok büyük hamleler yapılıyor. Fethullah Gülen, son derece hesapçı, kendi alanında yetkin biri. Mutlaka güvendiği sağlam birileri var. Sağlam ataklar yapıyor.” diye konuşan Mehmet Güneş, her çatışmada devletin biraz daha güçlendiğini, Kemalist tek parti diktatörlüğünü iyi anlamak gerektiğini, tüm toplumu tarikatlara ittiğini savundu ve  “Menderes çıkıyor, güç bulmak için tarikatları yanına çekiyor. Tarikatlar çok fazla dünyevileştiler, iktidarın bir parçası haline geldiler.” diye konuştu.

Recep Tayyip Erdoğan’ın çökmek üzere olan sisteme destek olarak geldiğini, İslami çevreleri çekip sisteme dayanak haline getirdiğini ileri süren Güneş, “Recep Tayyip Erdoğan sermayenin adamıdır ve hiçbir itirazı olmadan yaptı. Kenan Evren’in bile yapmaya cüret edemediği şeyleri Recep Tayyip Erdoğan bir çırpıda yapmıştır. İşçi haklarını, sosyal hakları ortadan kaldırmıştır. Devrim gibi reformlar yaptık dedikleri şey hakları ortadan kaldırmak oldu.” dedi.

“Bugünkü kavga toplumun geleceği kavgasıdır. Bu tartıştığımız mevzu çok önemlidir. Bu iki taraf birbirini yesin demek acizliktir. Yenen taraf daha da azgınlaşacaktır.” ifadelerini kullanan Mehmet Güneş, konuşmasını “Artık bu noktada halk devreye girmelidir.” vurgusuyla bitirdi.

Haber: Şeymanur Boz 

Kadrican Mendi’nın konuşmasının tam metni şu şekilde:

Bizler, Türkiye’de yaşayan insanlar olarak olayı haber bültenlerinden, TV’deki bize aktarılan görüntülerden hareketle tartışmaya başlıyoruz. Fakat bunlar neticede belli süreçlerin sonucu oluşan olaylardır, son noktadan kavranacak olaylar değildir. Siyasal olayları değerlendirirken bu olayları birbiriyle anlamlı hale getiren süreçlere odaklanmalıyız.

Bu konuda Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ve zamanlamasının üzerine belli bir okuması, fikrî takibi olan insanlara göre, aslında dünya büyük bir dönüşüm yaşadı ve bu da bu dönüşümün bir ayağıdır. Bütün dünya 90’lı yıllarda Sovyet Bloğu’nun çözülmesiyle beraber yeni bir sürece girdi. O dönem tarihin sonu olarak da isimlendirildi. Kastedilen şudur: “Liberal ekonomik sistem tarihi sona erdirdi. Bundan sonra daha iyi bir sistem olmayacak, artık biz en mükemmeli bulduk, son problem de ortadan kalktı, blok da çözüldü. Artık bizi daha iyi, daha liberal bir dünya bekliyor.”

Bu fikir üzerinden bir dönüşüm başladı. Bu öncelikli olarak Doğu Avrupa’yı etkiledi, oradan Türki Cumhuriyetler hatta Çin’e kadar gitti. Çin aslında Komünist Parti iktidarı tarafından yönetilmesine rağmen küresel ekonomik sisteme entegre olmayı kabul etti ve yeni sistemle dünyaya mesajlar verdi; MC Donalds’ların oraya yerleşmesi… Ortadoğu’ya ise 1. Körfez savaşı ile 90’larda geldi. Bir süre ara verdi. Arap Baharı ile hız kazandı, tekrardan devam ediyor. Büyük dalgayı görmemiz lazım! “Her şey biz yaşarken oluyor” şairin dediği gibi ama bu tür dönüşümler 30, 50, 100 sene içinde tamamlanan dönüşümlerdir. Bu büyük dönüşümün içerisinde oluyor her şey.

Türkiye’nin ilişkili olduğu batı dünyasında da bir dönüşüm var. Yeni liberal ekonomi, devletlere şunu dayatıyor: “Devletler artık metafizik aletler olmaktan çıkıp birer şirkete dönüşüyor. Şirkete dönüşemeyen devleti de artık sistem taşımıyor.” Avrupa refah devleti idealinden bu noktaya gelmiştir. Devletler refah devleti yahut sosyal devlet değil artık; şirkete dönüşmüş birer organizasyon… Devlet bu dönüşümü yaşadığı zaman kendi içinde birtakım ayıklamalara gidiyor. Mesela devlete etki eden yapılar; mafyalar ya da birtakım cemaatler, mason locaları vs. Dönüşümün içindeki sistem artık ne mafyayı, ne mafya ilişkili siyasetçiyi, ne Mesihçi bir yapıyı taşır. Devlet artık daha rafine, rasyonel, bürokrasinin oturmuş, finans sisteminin belirleyici olduğu, hukukun finans sistemi üzerine inşa edildiği; siyaset, ekonomi hayatında bu tür boşluklara, kara deliklere izin verilmeyen bir sistemdir. İçinde yaşadığımız dönüşümü de belki bu açıdan değerlendirmek lazım.

Özal’ın henüz müsteşarken hazırlanmasında görev aldığı, Süleyman Demirel iktidarı döneminde 24 Ocak Kararları alınıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu dönüşüme ilişkin verdiği bir karardır bu aslında. Devlet 24 Ocak kararlarında şu kararı verdi aslında: İthal ikameci ekonomik programlarından, kalkınma programlarından veya sanayiyi gözeten programlardan artık dışarıyı, büyümeyi esas alan bir büyüme yörüngesi üzerinden yapılan bir tercih söz konusudur. Bu devletin yaptığı bir tercihtir.

Bizim artık sanayi ülkesi olma şansımız yok, zaten dünyada da bunun bir karşılığı kalmadı. Bu siyaseti de bizim uluslar arası alana açılmamızı da engelleyen bir şeydir. Türkiye’yi bir finans ağının merkezi haline getirip finans bizim ülkemizden akarken altyapıyı hazır hale getirmeliyiz (bankalar). Bunun üzerinden, finans üzerinden bir kalkınma gerçekleştireceğiz. Devletin 1980’de vermiş olduğu bu karar 2013’ü anlayabilmemiz için önemli. Devlet bu andan itibaren kendini dönüştürüyor; önce 12 Eylül darbesiyle siyasal alanı temizliyor. İkinci olarak ‘istikrarı’ sağlıyor: Mevcut hükümetin hiçbir kanuni engele, mevzuata takılmaksızın coşkun bir şekilde kitleleri arkasından sürükleyeceği bir ortam sağlandı Anavatan Partisi’ne. 90’lara kadar gelen süreçte devlet siyasette yaptığı gibi diğer organlar içerisinde de temizlik yapmaya çalıştı. Avrupa’da da oldu; İtalya’da mesela, 90’lı yıllarda başlayan temiz eller operasyonu; mafya ile siyasetçi ilişkisini bitirmek… Türkiye’de mesela dönemin deniz kuvvetleri komutanı yolsuzluktan yargılandı, askeri mahkemede rütbesi söküldü. O döneme ait yazılmış müstakil kitaplar vardır:  Vadi Yayınları/ Osman Metin Öztürk ‘ün kitabında 90’lı yıllarda ordunun rolünün ne olacağı tartışılıyordu ve şu cümleye yer vermişti: Artık yaşadığımız dönemde ordunun siyasete fiziki müdahalesi mümkün değildir, kimyasal olarak alana nüfuz etmesi lazımdır.

Biz hala bu dönüşümün içindeyiz. Bunun en büyük kısmı da AKP döneminde gerçekleşti;  2002-2013 yılında aslında bu dönüşüm büyük oranda yapıldı. Ama Türkiye’nin kendi özel durumundan kaynaklanan birtakım tortular, son hesaplaşmalar var. Bu son tartışmayı bu anlamda değerlendirmek lazım. İslami camianın bu dönüşümün içerisinde aldığı pozisyon nedir?

Cemaatler düzeyinde bu dönüşüm başlamadan önce Türkiye’deki genel dindar camianın devletle kurmuş olduğu birtakım ilişkiler vardı. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile dindar camia arasındaki kurulan ilişki tarzlarından biri diyanet üzerinden tek tek bireyler olarak ulaştığı dindar kitle. Devlet diyanet üzerinden irtibat kurdu. Bir de Türkiye’nin sosyolojisinden kaynaklanan bir cemaatler gerçeği var; devletle siyaset üzerinden irtibatlar kuramadı. Adnan Menderes üzerinden dolaylı irtibatlar kurdu. AKP’nin ilk kuruluş döneminde de dolaylı irtibatlar kurdu ve bu siyaset üzerinden olmayan dolaylı irtibatlar çoğu zaman “derin devlet” üzerinden oldu: istihbarattaki abiler, emniyetteki abiler, bürokrasideki abiler üzerinden oldu. Bu anlaşılabilirdir; devlet size legal anlamda taleplerinizi aktarma imkânı vermediği için siz dolaylı olarak devletle birtakım ilişkiler geliştirmişsinizdir. Tabi bunun ideolojik boyutları da var. Devletin size dayattığı bir Türk-İslam sentezi üzerinden, bir ideoloji perspektifinden yürümüştür.

İslamcılık, sağcılık, muhafazakârlık, Türk-İslam sentezciliği birbirinden ayrılmamıştır, bir açmazımızdır. Cumhuriyete İslami gelenek tevarüs edemedi, 1908’den sonra başlayan (meşrutiyet) süreç 1923’ten sonraya atlayamadı,1924‘e gelindiğinde bunun Türkiye siyasetinde, entelijansiyasında bir karşılığı yoktur. İslami siyasi talepler ya da cemaatlerin siyasi talepleri 1924’ten itibaren İslamcı aydınların, İslamcı hareketin, İslamcı kanaat önderleri üzerinden yürümedi. Bunlar büyük oranda muhafazakârlığın uhdesinde, muhafazakârlığın mecburen kullandığı İslami motiflerin, argümanların süreç içerisinde siyasallaşmasıyla ortaya çıkmış bir şeydir.

Cumhuriyet dönemi İslamcılığı, muhafazakârlığın uhdesindeki İslami taleplerin siyasete taşınmasıdır, yoksa İslamcılık değildir. Bunun başlıca iki ekolü vardır:

1.’si Büyük Doğu ekolüdür. Bu tamamen Cumhuriyet sonrası bir şeydir, hiçbir tarihi kökeni yoktur, ümmette karşılığı yoktur. 2.’si de “Cemaatler İslam’ı” dediğimiz Nurculuk, Süleymancılık vs.

Bu üç dönüşümü birlikte değerlendirmek lazım. 90’larda başlayan büyük dönüşüm, devletin kendi içinde başlattığı bir dönüşüm ve İslami camianın da cemaat sosyolojisi anlamında kurmuş olduğu irtibatlar var. 2013 yılında geldiğimiz noktada İslami camiada senelerdir konuştuğumuz konu, şu anda devletin yani Recep Tayyip Erdoğan’ın inşa etmiş olduğu devletin içerisinde, ki bu bir kapitalist, finans, şirket devletidir ve bu şirket devleti de doğası itibarıyla bu tür paralel devlet hikayesini kaldırmaz. Çünkü kadroları da sistem belli bir liyakat sistemi üzerinden devşiriyor. 2.’si mevzuatı, uygulaması, icra ettiği fonksiyon itibarıyla rasyonel işlemesi, dünya tarafından izlenmesi gerekir. Devlete ait esas şeylerin masanın üstünde olması ve sermayenin bunlar üzerinden tercihte bulunması gerekir. Tüm dünyada bu böyledir. Masadan bir çekmeceyi kaldırırsanız bunun size bir maliyeti olur ve ödettirirler.

İslami camianın açmazlarından biri de AKP döneminde özellikle Diyanet teşkilatı müthiş güçlendirildi, ekonominin kayıt altına alınması gibi aslında İslami camianın kayıt altına alınması çabasıdır bu. Bir noktadan itibaren Recep Tayyip Erdoğan’ın kurmuş olduğu sistem içerisinde cemaatlerin desteğinden de yavaş yavaş kopuluyor. Çünkü bu mekanizmanın en başında bu liyakat sisteminden devşiriyordu adamlarını. Cemaatlerin buraya nüfuz edebilmesi için bunun bir zemini kalmadı. Diğer cemaatler açısından da bu böyle; abiler üzerinden sisteme etki etmek mümkün değil. Bu denklem Fethullah Gülen cemaatinin devlete sızması olarak yanlış bir yerden kurgulanıyor.

Aslında bu ilişki böyle bir ilişki değil Fethullah Gülen devlete sızmadı, devlet Fethullah Gülen üzerinden İslamcı camiaya sızdı. Fethullah Gülen’in kendi otobiyografik bilgilerine bakıldığında 12 Eylül öncesinde Fethullah Gülen, Nur camiasının içerisinde kesinlikle bilinmeyen bir insanken, vaizken, cevval ve atak bir genç olduğu için Komünizmle Mücadele Derneklerinde aktif rol oynamıştır. Milliyetçidir, İslamcı değildir. Kendisini hiçbir zaman da böyle tanımlamamıştır. Kendisine ’İslamcı’ dense hakaret olarak algılar bunu. O dönemde gönüllü olarak Komünizmle Mücadele Derneklerinin kurulmasında görev almış, bununla ilgili pek çok ilişkilere girmiştir.

12 Eylül’den sonra Sovyet Bloğun yıkılmasıyla, Kafkas, Türki Cumhuriyetlerde ortaya çıkan boşluğu Şiilere, Vahhabilere, Radikal İslama kaptırmayalım diye Türkiye ve Amerika‘nın ortak çalışmasıyla okullar üzerinden yürüdü, sonra bir cemaat ayağı oldu.  Fethullah Gülen görevlendirilmiş bir insandır, hiçbir zaman İslamcı camiada yer almamıştır, bununla da gurur ve onur duyar. Fethullah Gülen’i destekleyen bu devletdışı kadroların soğuk savaş döneminin devamı olan kadrolarıyla ilişkisi vardır. Bu kadrolar devletin gelmiş olduğu son noktada sistem arasında bir maliyet ortaya çıkarıyorlar, Recep Tayyip Erdoğan’ın ekibi de bunları temizliyor.

Kürt Siyasi hareketi ve bu konuda devletin tutumu

İhtiyattan kaynaklı bir ikircik söz konusudur.

Türk Devlet geleneğinde Selçukludan itibaren Devlet, muhaliflere karşı hiçbir zaman sözünü tutmamıştır. Bunun tek bir istisnası yoktur. Ama bununla rehin alır. Kürt siyaseti öncelikle bunu görmeli, rehin alındığını görmeli. TC hükümeti verdiği sözü tutmayacak. TC hükümetinin düşüncesi; Kürt meselesini biz bölünerek değil, çoğalarak bir miktar Irak ve Suriye’ye yayılarak, hinterlandımızı genişleterek olacak. Bir Kürt devleti kurulacak. Bu Kürt unsuru (sünni unsur) belki bir federasyon üzerinden bir Barzani’yi PKK’ya karşı güçlendirerek vs. bu şekilde çözülecektir. Yoksa Kürtler ve Türkler masaya oturup; yeni bir anayasa, toplumsal sözleşme, devlet gibi bir şey olamaz.  İki uluslu toplumsal bir sözleşme ile Türklerin ve Kürtlerin beraber yönettiği bir devlet yok. Bir Türkiye devleti var, bu Türk devleti Kürtler üzerinden Misak-ı Milliyi sağlamaya çalışıyor.

Kürt siyaseti hükümetin birtakım beyanlarını yorumlayarak kendine yer açmaya çalışmakta, siyasette kendi adımlarını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Çünkü şu anda Türkiye’den PKK’nın ayrılması gibi bir şansın olmadığının farkında. Şöyle ki; Türkiye sınırları dışında bir yere koşullanan PKK bizzat Barzani ile bir iktidar kavgası içine girer, iki ateş arasında kalır. O nedenle Türkiye içinde var olmaya çalışıyor mantıklı olarak, Barzani ile rekabet içine sokulmamak için.

Cemaat-AKP-Amerika Boyutu

Cemaatin sistemden Amerika’nın desteğiyle ayıklanmasını istiyor Recep Tayyip Erdoğan. Gerekçesi şu: Bunlar sistem açısından problemdir. Tasfiye edilmeli. Bu sürecin sonunda Recep Tayyip Erdoğan’ın da kalma şansı yoktur. Çünkü hiçbir şirket bunların yönetimine izin vermez, Çünkü hesaplanamayan riskler taşır bu. Recep Tayyip Erdoğan da hesaplanabilir olmayan riskler taşıyan bir lider olduğunu gösterdi. Recep Tayyip Erdoğan, uluslar arası bir ittifakla gelmişti, artık o ittifak ortadan kalktı. Bu şirketlere dönüşen devletlerin şu an korktukları tek şey halklardır.

İslami camianın yüzleşmesi gereken şeyler var:

AKP tecrübesi, İhvan tecrübesi, Cemaat-i İslami tecrübesinden İslam’a bakışın sorgulanması gerekir. Özellikle Cemaat-i İslami de içinde bulundukları toplumun paralelinde bir paralel evren kurgusu vardır. Yaklaşımlarda “mevcut olan halktan kendi cemaatlerine insan devşirme, cemaat üzerinden kendini var etmek ve bu devlet kadrolarına adamlar devşirmek ve iktidara ulaşmak” düşüncesine dayalı bir model vardı. Bu model artık tıkandı, ilerlemiyor, devlet belli bir sisteme ulaştı. Küresel siyasetin devlet mekanizmaları üzerinde gelebilecekleri nokta belli bu sistemin karşısında durabilecek bir halk kitlesi var ama İslami kitle yok. Sera ortamında yetişen bir İslami kitle var, bu sera kalkınca tökezleme oldu.

Bu süreç Fethullah Gülen ve diğer cemaatleri bitirecektir. Devletin kendi içindeki dönüşümün kaçınılmaz sonucudur bu. Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği zihniyet de kayboluyor. Recep Tayyip Erdoğan kalsın mı gitsin mi ya da yönetimi kalsın mı paradoksu yaşanıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın gitmesi durumunda şirket (devlet) durur, yönetim kadrosu da problem. İkisi yendiğinde ya da biri yendiğinde halk kazanmış olmayacak. Halklar açısından hesaplaşılması gerekiyor.

Mehmet Güneş:

Bugün bu noktada alınacak yollarla Türkiye’nin geleceği şekillenecek. Türkiye’nin geleceğini anlamak için Irak, Mısır ve Suriye’ye bakmak gerekir. Orada hangi çelişkiler varsa Türkiye’de daha fazlası var.

Türkiye toplumu için kutsallarından arınıyor diyebiliriz. Kemalistlerin tasfiye edilmesinden sonra İslam’ı kullanarak siyaset yapanların kirli işleri ortaya çıktı. Bu alanda birbirleriyle yarışıyorlar bu alanda. Modernlikte, para yarışında birbiriyle yarıştılar.

Neoliberal politikaların yıkımları tüm dünyada etkisini gösterdi. Bunun sonuçları Gezi olaylarıyla birlikte Türkiye’ye geldi.

Bugünkü çatışma yerli bir çatışma değildir. Çok büyük hamleler yapılıyor. Fethullah Gülen, son derece hesapçı, kedi alanında yetkin biri. Mutlaka güvendiği sağlam birileri var. Sağlam ataklar yapıyor.

Her çatışmada devlet biraz daha güçlenmiştir. Kemalist tek parti diktatörlüğünü iyi anlamalı, tüm toplumu tarikatlara itiyor. Menderes çıkıyor, güç bulmak için tarikatları yanına çekiyor. Tarikatlar çok fazla dünyevileştiler, iktidarın bir parçası haline geldiler.

Recep Tayyip Erdoğan çökmek üzere olan sisteme destek olarak geldi. İslami çevreleri çekip sisteme dayanak haline getirdi. Recep Tayyip Erdoğan sermayenin adamıdır ve hiçbir itirazı olmadan yaptı. Kenan Evren’in bile yapmaya cüret edemediği şeyleri Recep Tayyip Erdoğan bir çırpıda yapmıştır. İşçi haklarını, sosyal hakları ortadan kaldırmıştır. Devrim gibi reformlar yaptık dedikleri şey hakları ortadan kaldırmak oldu.

Bugünkü kavga toplumun geleceği kavgasıdır. Bu tartıştığımız mevzu çok önemlidir. Bu iki taraf birbirini yesin demek acizliktir. Yenen taraf daha da azgınlaşacaktır. Artık bu noktada halk devreye girmelidir.

forum

Yorum yapılmamış

Trackbacks/Pingbacks

  1. Şirket Olarak Devlet, Fethullah ve İslamî Hareket | iştiraki - […] Ocak 5, 2014 admin Bir yorum yapın Bizler, Türkiye’de yaşayan insanlar olarak olayı haber bültenlerinden,…

Yorumunu bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir