Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği

Ali İzzetbegoviç’in “Doğu ve Batı Arasında İslam” Kitabı

Ali İzzetbegoviç’in “Doğu ve Batı Arasında İslam” Kitabı

Hilal Çetin, TOKAD Niksar İlçe Temsilciliğinde ve Tokat’ta Dernek merkezinde Aliya İzzetbegoviç’in “Doğu ve Batı Arasında İslam” kitabını tartışan iki seminer verdi. Seminerlerde öne çıkan değerlendirmeler şu şekilde:

 – Aliya İzzetbegoviç, verdiği mücadelesiyle bizim için önemli bir insan… Maalesef görmesi gereken ilgiyi takdiri ve değeri yeterince görmemiştir. Belki mücadeleci, mücahit kimliğiyle ön plana çıkmıştır fakat düşünsel derinliği, eserleri üzerine çok fazla konuşup tartışma imkânı bulamadığımız bir isim.

– Hem doğu felsefesine hem batı felsefesine derinlemesine vâkıf olması; kitabın ayrıcalıklı yönü bekli de budur.

– İslami camia yıllarca Müslüman olmayan insanların eserlerini okumaktan korktu. Kendi düşüncelerine zarar vereceklerinden korktular. Bu yüzden İslami camia bildiklerini sürekli tekrar etti. Hadisleri ezberledi, sürekli farklı faklı mealler okudu ama bulunduğu yerden ilerleyemedi. Çok bir yere varamadık. Bu durum, Aliya İzzetbegoviç’te böyle değildir.  Bu anlamda İzzetbegoviç’in batının şiirine, edebiyatına, felsefesine vâkıf olması çok şaşırtıcıdır.

– 1970’lerde yazılan bir kitap bu… Bugün, Müslümanların hala İzzetbegoviç’ten geri olduğunu görüyoruz.  Bunu Ali Şeriati okurken de görebilirsiniz. Hala aynı yerdeyiz, 20-30 yıl önceki yerdeyiz. İşte 60’larda yaşamış olan bir adamı yakalayamamış durumda olmamız vahim bir durumdur.

– Kitap iki kısımdan oluşuyor: Birinci kısım altı bölümden, ikinci kısım ise beş bölümden oluşuyor. Birinci kısımda batının düşünsel temelleri irdeleniyor, ikinci kısımda ise İslam’ı alternatif olarak koymaya çalışıyor. Aliya İzzetbegoviç, Müslüman kimliğiyle doğuya ait bir insan ama Avrupa’nın ortasında dünyaya gelmiş, mücadelesini orada vermiş, tamamen o şartlarda geçirmiş, dolayısıyla her iki dünyayı da içselleştirmiş, gözlemlemiş, özellikle Hıristiyan dünyayı ve Marksistleri iyi tanıyor. Onların düşüncelerine oldukça vâkıf ve düşünceleri çok açık, berrak ve komplekssiz, bütün her şeyi tartışıp konuşabiliyor, Hıristiyanlıktaki olumlu düşünceleri çok rahatlıkla konuşup eleştirebiliyor. Aynı şeyi sosyalizme de yapıyor. “Sosyalizm yalansa İslam da tam gerçek sayılmaz!” diyor mesela. Çünkü bağdaşan ve örtüşen düşünceler çoktur bu ikisi arasında.

– Hiçbir teori pratiğe tam olarak aktarılamaz, ne kadar güzel ve mükemmel düşüncelerimiz olursa olsun onları pratiğe aktarırken çeşitli imkânsızlıklarla karşılaşabiliriz. Söylemde her şey mükemmel olsa bile pratikte sıkıntılar olacaktır. Hatta tam tersi şekilde bile davranabiliriz. Bu her düşüncede böyledir.  Kur’an bu anlamda bir teoriden ziyade pratiktir, yani Kur’an’ı teorik olarak okumak isteyen bir kişi, Kur’an’ı birbirinden kopuk, bağlantısız olduğu için düzenli bir edebi eser şeklinde okuyamazlar, çünkü bu Kur’an’ın pratik hayat kitabı olmasından kaynaklanır. Bu Kur’an’ın diyalektik oluşundan, belli olaylara binaen inişinden kaynaklanır. Yani bir pratikle eş zamanlı indirilmiştir.

– İslam insanlık adına köprü olma potansiyelinde bir dindir, bütün ideolojiler arasında köprü olabilir. Bu Müslümanların bir görevidir.

İnsanın yaratılışı

– İnsanı tanımlayan çeşitli düşüncelerin yanlışlığını ortaya koyan İzzetbegoviç insanın materyalist düşüncedeki gibi tabiatın çocuğu olamayacağını vurguluyor. Dünyadaki canlıların Darwin’in düşüncelerine göre işlediğini söylüyor, örneğin doğanın bir zamanı ve döngüsü vardır. O zaman geldiğinde yeşerir vs. kurgulanmış bir şekilde hareket eder. Bunlardan sadece insanın farklı olduğunu ve insanın kaderine isyan eden tek varlık olduğu yolundaki kanıyı konuşuyor. Bu bağlamda din olmadan kardeşlik söz konusu olamaz, eşitlik, adalet, sanat, kültür söz konusu olmaz. Bütün bunlar ateizme dayansa bile temelde dinsel kavramlardır. Bu bağlamda materyalizmin insanlığa dair hiçbir düşüncesi olamaz, çünkü materyalizmde insan ağaç, taş gibi kurulmuş bir varlıktır. Burada her şey kendi işleyişi içerince serüvenine doğru yol alır. Evrime hiç kimse müdahale edemez. Din yoksa materyalizm vardır, insanı insan yapan her şey yok olur, ortadan kalkar, ama din olduğunda ahlak, kültür, devrim; her şey ancak dinle gerçekleşir.

Kültür ve Uygarlık

– Alet ve kült… Bunlar iki zıt kutbun sembolleridir. Alet yeryüzündeki bütün canlıların kullanabileceği uygarlığın temelidir. Kült ise insana ait bir kavramdır, dolayısıyla manevi, kültürel ve sanatsal bir tarafı vardır ve bunlar olmadan olmaz. Bir hayvan da ağaçtaki bir meyveyi çubuk kullanarak düşürebilir, insan da bunu yapabilir; materyalizmin ön plana çıkardığı tarafımızdır bu.  Ama kült totemle, dinle, dindarlıkla, mistik inançlarla, ilkel insanla, insanlar arasındaki ortak yönümüzdür. Dinin ön plana çıkardığı da budur ve en ilkel insanlarda bile bir tapınma ihtiyacı içerisinde olduğunu görüyoruz. Ve en gelişmiş hayvan bile putlaştırma içerisine girmediğini görüyoruz.

– Eğitimle ilgili olarak da insanın özgür olması gerektiği, seçme hakkı yoksa sorumluluğunun da olmayacağını, bu bağlamda hayvandan bir farkı kalmayacağını söylüyor. İnsanı eğitmek onu bir yola sokmak, onu bir ağaç gibi budamak doğru değildir. İnsan kendi tercihlerini yaşamalıdır. Ancak o zaman iyi olabilir, o zaman ancak ahlaktan bahsedebiliriz. Bu bağlamda klasik ve modern eğitim karşılaştırması yapıyor. Eğitim tek taraflıysa, endoktrineyse eğer; düşündürmek, onu şahsiyet sahibi bir insan yapmak değilse, ona hazır çözümler sunmak, şekil vermek, asker olarak yetiştirmekse o zaman insanın hürriyetini daraltıp, ufkunu kıstığı için insanları sadece fonksiyon için hazırlıyorsa eğitim gayri insanidir. Menfaatlerine bile olsa böyle bir eğitim gayri insanidir.

Teknolojik eğitim

– Teknolojik eğitim tamamen matematikseldir, sayılara dayanır ve sayıları önceler. Eğitimde amaç insan ve insanın gelişimi değil, o insanın sistemin işleyişinde ne kadar fonksiyonel olacağıdır. Teknolojik eğitimin toplumu hedeflediğini, klasik eğitimin ise insanı yani insanı derinleştirmeyi ve onu özgür kılmayı, hayatına anlam kattığından bahsediyor.

Kitle kültürü

Eğitim sıkı bir ayıklama aracıdır ve tahripkârdır. “Akademizm öldürür” diyerek ihtisaslaşmaya karşı olduğunu belirtiyor. Eğitim kültür açısından barbarcadır. Okullar serbest şahsiyetler değil, tebaa yetiştirir. Böyle bir eğitimin uygarlığa ve medeniyete katkısı olabilir ama kültürü geriye götürür.

– Türkiye’ye ait bazı okuma rakamları şöyle: Televizyon izleme oranı günlük altı saat ve çocuklarda bu daha yukarılarda. Okuma oranı yüzde dörtlerde ve bazı kaynaklara göre daha düşük. Yılda 10 kitap okuyan bir kişi kitap kurdu sayılıyor Türkiye’de. Ve altı kişiye bir kitap düşüyor. Ve ihtiyaç listesinde de 235. sırada yer alıyor.

– Kültürün amacı bireyi geliştirmek, insanı derinleştirmekken, kitle kültürü insanı tek düzeliğe hapsetmek, hatta insanları silahla filan eğitmeye gerek yok, bunu eğitimle kitle eğitimiyle kolayca yapılabileceğini belirtiyor. Artık kaba kuvvete gerek yok. Televizyon hürriyetin düşmanıdır. Tekniğin, bilimsel uygarlığın tehdit ettiği en önemli şey özgür şahsiyettir.  Fonksiyonu sadece üretmek ve tüketmek olan bir sistemin isimsiz üyesi burada tehdit altında değildir, sadece özgür şahsiyet tehdit altındadır.

Köy ve şehir

– Dindarlık şehrin büyümesiyle azalır, daha doğrusu bu azalma, insana yadırgatıcı bir tarzda tesir eden şehircilik unsurlarının birikmesiyle beraber meydana gelir. Çünkü şehir ne kadar büyürse, üzerindeki gök de o kadar ufalır; tabiat, çiçek ve aydınlık o kadar az, duman, beton ve teknikse o kadar çok olur. O kadar az şahsiyet, o kadar çok kitle kültürü olur. Şehir ne kadar büyükse cinayetler o nispetle artar. Köyde insan yıldızlarla süslü gök çiçeklerle dolu kırlar, akarsu bitki ve hayvanları müşahade etmeye fırsat bulur ve tabiatın tezahürleriyle doğrudan doğruya temas halindedir. Zengin adet, folklör ve düğün adetleriyle sadece seyirci olmayıp aynı zamanda iştirakçi de oluyor, bunlar sayesinde kültürel yaşantısını sağlar. Şehirdeki insan ekserisi kışlalara benzer evlerde büyür. Seri imalatın çirkin mamullerle çevrilidir ve içi kitle iletişim araçlarıyla aktarılan pasif bilgilerle doludur. Şehirdeki insanın sanatla daha çok iç içe olduğu savının tamamen yanlıştır. Bilakis kimse bunlara vakit ayıramıyor, insanlar köyde bunun çok daha fazlasını yaşıyor. Köylülerin dindarlığı, kişilerin ateizmi ise ekonomiyle alakalı olmayıp, hayatı daha farklı görmeyle alakalıdır.

İşçi sınıfı

– İşçi sınıfı her zaman kendi adlarına konuşmalı ancak hiçbir zaman kendi adlarına konuşturulmuyor. Kimse onların fikirlerini ve ne yaşadıklarını sormuyor. Sürekli bir alet gibi kullanılıyorlar ve dünyada giderek yok oluyorlar. Teknolojinin gelişmesiyle yok olan bir sınıf.

Din ve ihtilal

– Materyalizmde devrim olamaz çünkü aşk, heyecan, fedakârlık, kendini bir şeyler için feda edebilmek; bunların hepsi dine ait kavramlardır yani insanların hayvanlardan farklı oldukları zaman gerçekleştirebilecekleri şeylerdir.

İnsana karşı ilerleme

– Bugünkü bütün medeniyetin, ilerleme söyleminin insana karşı olduğunu, insanın hayrına olmadığını söylüyor. Materyalizmin aksine uygarlık ve konfor, insanın tabiatına ters bir şeydir ve bu konfor sadece dine ait bir bağlılığı değil, bütün ahlaki değerleri zayıflatıyor. Bilimin bize sunduğu düşünceleri reddediyor. Bilim, uygarlık bugün bize iyimser olmamız gerektiğini söylüyor. Bilim insanlığın sorunlarını çözebiliriz diyor. Bu anlamda kötümser olmaya gerek olmadığını söylüyor. Aliya İzzetbegoviç ise bunu reddediyor. Uygarlığın ürettiği sorunların çözümü yine bu uygarlıktan çıkamaz diyor. Bu çıkarsa insanın itirazından çıkabilir, medeniyet kendi sorunlarını çözemez diyor.

– Bu bağlamda Hilal Çetin günümüzde Sezai Karakoç bağlamında yaşanan çelişkileri anlattı. Sezai Karakoç’un yaratmış olduğu medeniyet perspektifi ile bugün bu perspektife âşık insanların iktidarın çevresinde yer alıp, çılgın şehirleşme yarışmasına girmesinin hiçbir şekilde izah edilemeyeceğini söyledi. İstanbul’daki bazı belediyelerin Sezai Karakoç sempozyumları düzenlemesi ise ayrı bir ikiyüzlülük. Hâlbuki Karakoç’un partisi var, bunun çok ilginç olduğunu düşünüyorum. Mevcut iktidarın şehircilik ve medeniyet tasavvuruna muhalif olduğunu gösteriyor. Niçin peki hala Sezai Karakoç’tan gerideyiz? Bu Mehmet Akif için de geçerlidir. Bu İslamcı geçinen çevrelerin entelektüel tüketici hırslarını gösterir. Hepsi bugün Mehmet Akif’in nesli olduğunu iddia eder ve onun ideallerini takip ettiklerini söylerler. Aslında bunların hiçbiri yoktur. Aliya İzzetbegoviç bağlamında ise onun şehircilik düşünceleri değil de, sadece bilge-kral yönünü ele alır. Medeniyet, şehircilik ve ilerleme bağlamında ise İzzetbegoviç’in tamamen tersidir. İktidarın yaptığı sadece bu üç ismi sömürmektir. Yaptıkları gökdelenler, deniz yerleşmeleri ortada. Bu bağlamda elinizi bu üç isimden çekin.

Tiyatronun Kötümserliği

– Bilimsel çevrelerin gelişiyoruz, ilerliyoruz iyimserliğine karşılık sanatın her dalının son derece karamsar, kötümser olduğunu ve korkunç teknik gelişmelere karşı olduğunu, ezilmiş olanlara projektörü tuttuğunu görüyoruz. Tüm ciddi edebiyatçıların uygarlığa dair kötümser bir bakış açısına sahip olduğunu görüyoruz.

– Şairler insanlığın hassas antenleridir. Onların kaygı ve görüşlerine göre hareket edecek olursak insanlık hümanizme yani gelişmeye doğru değil, yabancılaşmaya doğru gidiyor. İnsanlar birbirlerinden beton duvarla ayrılmış bulunuyorlar ve bu duvarlar sevgi cereyanına mani oluyor ve yoğun bir şekilde yalıtılıyorlar her şeyden. Tabiat kalkınma adına boğuluyor.

Nihilizm

– İzzetbegoviç’in ahlak anlayışı nihilistlerin ahlak anlayışlarıyla örtüşüyor. Nihilizm Allah’ı inkâr etmek değildir. Bu insanlığın olumsuz gidişine karşı bir protestodur. Allah’ı bulamamaktır, bu inkar değildir. Nihilizm özü itibariyle dinidir, hayata anlam katma çabasıdır. Varoluşu anlamlandırma çabasıdır.

– Uygarlığı yok edemeyiz ama onun hakkındaki efsaneyi yok edebiliriz.

– Sanat insanla uğraşır ama bilim maddeyle uğraşır. Sanatta nitelik söz konusuyken bilimde nicelik söz konusudur. Sanat insanüstü bir arayış içerisindedir. Bilim ise standart bir toplum oluşturma kaygısındadır. Bilim sisteme karşı gelinmeyecek bir ütopya üretir. Bütün bilimsel gelişmelerin temelinde savaş vardır. Teknik ilerleme insanın mutluluğuyla ilgilenmez. Çamaşır makinesi askerlerin temizlik ihtiyaçlarından ortaya çıkmıştır.

– Şairlere göre ortalama insan mevcut değildir. Sanat içinde ne insanlar ne de insanlık mevcut değildir. O tek insan üzerine odaklanır. O bireyi görür öncelikle. Ve insan sistemleştirilmeye karşı direnir. Botanikçinin zihnindeki ıhlamur ağacıyla şairin bahsettiği ıhlamur ağacı aynı şey değildir. Birisi sıradan bir objeden nesneden bahsederken diğeri çocukluğunun bütün anılarının saklı olduğu, hayallerinin saklı olduğu bir ağaçtan kendisinden geçmişinden bahseder.

Ahlak

– Ahlak rasyonelde olamaz fonksiyonelde olamaz. Varoluşçular çıkar için yapılan şeylerin ahlaki olmadığını söylerler, Aliya da bunu tekrarlar ve örnek verir: ben komşumun çocuğunu kurtarmak için yanan eve girdiğimde elimde ölü çocuğuyla çıktığımda bu ne rasyoneldir ne fonksiyoneldir ama yaptığımın ahlaki olduğu tartışılmazdır, sonuç getirmesi gerekmez der ve buna itiraz eder; kahramanca hareketi büyüklüğü faydalı olmasında ya da -çoğu zaman faydasızdır- makul olmasında aranmaz.

İnsan (Niyet ve Fiil)

– İnsan yaptığı şey değil istediği şeydir. Eğer bildiği kadarıyla iyi bir şey istiyorsa iyidir, bilebildiği kadarıyla kötü bir şey istiyorsa kötüdür. Yaptığım işler, ortaya koyduğumuz fiiller her zaman sizi yansıtmayabilir, yani içinizdekinin tam karşılığı olmayabilir, Allah da bu yüzden içimizdekine bakar. Yaptığımız işlerin sonu kötüye bile çıksa özü itibariyle iyiyse o Allah için iyi olabilir, siz iyi bir insansınızdır hala, sonuç olumluysa ama siz özü itibariyle iyi bir amaçla yola çıkmamışsanız kötü bir insan olabilirsiniz. İnsanı anlamak için onun içine bakmak lazım. Ahlak hareket değil ne istediğinizdir.

Eğitim (zorla alıştırma ve terbiye)

– İnsan zorla alıştırılarak ıslah edilemez, insanlığın en çok dikkat çeken hikâyeleri hidayet hikâyeleridir. Yeniden doğuş bir şeyleri fark etme hikâyeleridir ve kimsenin eğitimle şahsiyetinin geliştirelemeyeceğini, insan ancak kendisi istediğinde, kendisi çaba sarf ettiğinde kimsenin budamasıyla yetişemeyeceğini belirtiyor. Kanunlara uyan sorunsuz vatandaşlar yetiştirebilirsiniz ama asla bunlardan büyük adam çıkmaz, kahraman çıkmaz, iyi olmanın şartı hürriyettir, kaba kuvvetle adam olunmaz, dinde de zorlama yoktur, ahlakta da bu böyledir. İyi davranışın bile empoze edilmesi gayri insaniydi. Bunu bireyin yapmasının bir kıymeti vardır.

Kadercilik

– İnsanın kaderi kendi elindedir ama insanın da bir sınırı vardır. Çok şey yapabilirsiniz ama her şeyi yapamazsınız, her şeyi yapmaya gücümüzün yetmeyeceğini bu anlamda tevekkül etmek gerektiğini bilmemiz lazım.

Sanat ve tarih

– Sanat ve tarih bilim gibi ilerlemeci bir mantıkla yürümez. Bilim adamları kendi devirlerinde etkilidirler ama sanatçılar ve şairler her yüzyılda etkili olabilirler. Şairler yüzyıllar sonra bile insana dair konuştuğu için söyledikleri kalıcıdır. Ama bilim adamı aynı zaman içinde bile başkası tarafından görüşleri çürütülebilir.

Kamu yararı ve ahlak

Kamu yararı kavramı ahlakı bitirir. Bu egemenlerin ahlakıdır. Bir sistemin iyi işlemesiyle ilgilidir. Kamu yararı adına birçok şey feda edilebilir. Ahlak da feda edilebilir.

Kültür ve tarih

– İlk insanlardan bu yana ahlak kuralları devlet otoritesi olmadan düzgün bir şekilde ilerlemiştir. Kimse de buna itiraz etmemiştir. Kurallar anlaşılmış ve bu şekilde kabul edilmiştir. En ilkel insanlarda bile şimdiki ahlaki değerleri görebiliyoruz. Dolayısıyla ilkel insanlar son derece kültürlü insanlardır. Uygar insanlar barbardır. Gelişmişlik barbarlığın boyutunu büyütmüştür. Uygar insan bütün bir insanlığı etkileyebilir. Nükleer savaşlar vesaire… İlkel kabileler dışarıdan gelen insanlara karşı hiçbir zaman düşmanca bir tavır sergilememiştir. Uygar insan ise yüzlerce yıl süren kölelik ticaretiyle uğraşmışlardır.

Teba ve itizalciler

– Teba iktidarı, iktidar da tebayı sever. Onlar birliktedir, bir bütünün parçalarıdır. Otorite yoksa bile teba onu icat eder. Bunlar çok mutludurlar. Öteki tarafta ise lanetlenmiş insanlar ve bunlar hep hürriyetten bahsederler, barış yerine insanın şahsiyetinden bahsederler, hükümdara kendilerini borçlu hissetmezler. Teba otoritelere putlara; itizalciler ise özgürlüğe aşıktırlar.

Toplum ve topluluk

– Toplum medeniyetin kurduğu sistemdir, topluluksa cemaati karşılayan dini bir kavramdır, özgür şahsiyetlerin olduğu hiçbir çarkın dişlisi olmayan özgür insanlardır. Uygarlık herkesi birbirinden ayırır. Anne sadece çocuk bakıcısıdır. İnsanlar kışla düzeninde büyürler. Bir toplumun düzenli işlemesi için adalet gerekmez ama bir topluluk için tam bir adalete ve eşitliğe ihtiyaç vardır. Toplum insanlaştığı anda yok olur.

Dram ve ütopya

– Bu ikisi arasında hiçbir ortak bir yön yoktur. Ütopya bir dünyadır ve bu dünyada insan bir noktadır. Dram ise insan büyüklüğü ile dünyayı gölgede bırakıyor, bireyin gözünden bakınca dünya bir dekora dönüşüyor. Hakiki insan fazlasıyla ferdidir. Islah kabul etmez bir romantiktir. Dolayısıyla ütopyanın fonksiyonuna uyamaz ve toplumun iyi bir üyesi olamaz. Ütopya aile kavramını da yok etmek istemiştir.

– Aliya İzzetbegoviç büyük bir entelektüel. Günümüzde bizde maalesef bu büyüklükte bir entelektüel yok. Olmadığı gibi günümüz düşünce dünyası büyük bir yağmacılık içinde. İzzetbegoviç çok yüceltildiği için maalesef yanlış pozisyonlara sokulabiliyor. Örneğin İzzetbegoviç’in sanat, felsefe, ekonomi, siyaset, İslami ilimler alanındaki düşünceleri anlaşılamıyor. Bunlar İzzetbegoviç’te çok güzel harmanlanmış. İslam dünyasında İzzetbegoviç gibi entelektüel bulmak çok zor. Bütün büyük düşünürler genelde Avrupa’dan çıkıyor. Kısmen özgür alanlar bulunca düşünce daha rahat işlenebiliyor. Özgür tercihler önemli. Örneğin Senegalliler ticaret yoluyla İslam olmuşlar, ama bizler Emevi baskısından İslam olmuşuz. Günümüz iktidarın İmam Hatipler yoluyla büyük bir İslam yorumunu tekelleştirdiğini görüyoruz, çocuklarımızı buralara gönderiyoruz çünkü diğer okullarda başörtüsü yasak ve bu trajik seçimlere zorlanıyoruz. Ve buralarda devletin kontrolünde bir din geliştiriliyor ve din üzerinde başörtüsünden daha büyük bir vesayet oluşturuluyor. İşte bu anlamda Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetle gelişen süreç içerinde özgür şahsiyetli bireyler üretemeyiz. Ali Şeriati örneğinde ise onun Fransa etkisini görüyoruz. İran’da kalsa muhtemelen molla olacaktı. Ama bu haliyle mollalar tekfir ediyor onu. Dolayısıyla bu kaderi alt etmek zorundayız. Bizlerin İslam ocağında yaşadığımız algısı doğru değil. Aliya İzzetbegoviç Avrupa’nın ortasında ezberlerle çarpıştı. Şehir felsefesi üzerine tartıştı. Bizler bugün Aliya İzzetbegoviçler üretmeliyiz. Onu topluma tercüme etmeliyiz.    

Haber: Alaattin Uras

Yorumunu bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir