AKP ile Cemaat Arasında İktidar Kavgası / Ufuk Aktaşlı

MİT müsteşarının ifadeye çağrılması ile ortaya çıkan krizin cemaatin AKP’ye dönük bir operasyonu olduğunu AKP’li medya ve yazarlar ilk önceleri göremediler. Hemen Uludere olayında olduğu gibi işin arkasında Ergenekon’un olduğunu söyleyerek yeni bir derin devlet provokasyonunun varlığından söz ettiler. Bu yazarların bazıları da cemaatin böyle bir işe girişeceğine ihtimal vermedikleri için olayı çok da inanmasalar da yine Ergenekon’un üzerine yıktılar. Ancak olay netleşmeye başlayınca gerçeği kabullenmeye başladılar.

Oysa bu olayın derin devletle alakasının pek olmadığı hatta olayın arkasında cemaatin olduğu daha ilk günden belliydi. Uludere olayında olduğu gibi MİT krizinde de Ergenekon’un parmağı olması uzak ihtimal olarak görünüyordu. Bir kere son on yılda darbe planlarından, Danıştay saldırısına; internet andıcından, gayrimüslimlere dönük cinayetlere kadar derin devletin hükümete dönük bütün komploları kendi başlarında patladı. Her komplo girişimi Ergenekon’un varlığına kamuoyunu biraz daha ikna etti. Dolayısıyla bu ortamda Ergenekon’un yeni bir provokasyon yapması hiç de mantıklı bir hareket değildi. Üstüne üstlük seçimden sonra başbakanın devletin tek hâkimi benim şeklinde derin yapılarla uğraşmaktan vazgeçmesi hatta bu yüzden liberallerle arasını bile bozması Ergenekon için bir şanstı. Çünkü böyle zamanlar derin yapıların daha da derinlere indiği, kendilerini gizleyerek, yeniden toparlanıp, güçlenmeye çalıştığı dönemlerdir. O nedenle de Ergenekon’un MİT içindeki uzantılarının, böylesi bir operasyonu gerçekleştirip kendilerini deşifre etmeleri hiç de mantıklı değil. AKP’ye büyük darbe indirecek, oylarını birden aşağılara çekecek güçlü bir operasyon olmadıkça kendilerine dönük yeni bir tasfiye sürecine yol açmaları söz konusu olamaz. Kaldı ki Ergenekon eski gücünden çok şey kaybetmiş durumda ve bu provokasyonu yapabilecek bir gücünün olup olmadığı bile tartışılır.

Eğer Ergenekon değilse o zaman Türkiye’de bu işi yapabilecek tek güç cemaattir. İşin arkasında cemaatin olduğunun en önemli göstergesi AKP ile cemaatin Kürt sorununun çözümüne dönük farklı düşünceleridir. Hem hükümetin başlattığı ama eline yüzüne bulaştırdığı “demokratik açılım” girişimi hem de basına sızan Oslo görüşmeleri AKP’nin Kürt sorununu PKK ile müzakere ederek çözme gibi bir düşüncesinin olduğunu göstermektedir. Oysa cemaatin Kürt sorununun çözümünde her ne kadar siyasal bir yolu benimsese de bunu PKK ve BDP’yi dışarıda tutarak hatta tasfiye ederek çözmeyi istediği aşikârdır. Cemaatin yayın organlarını takip etmek bile bu niyetlerinin anlaşılması için yeterlidir. KCK operasyonlarını sonuna kadar destekleyen, her gün KCK, PKK ve BDP aleyhinde yayınlar yapan, diğer TV kanallarının haber değeri bile bulamadıkları olayları defalarca kanallarında haber yapan, Ergenekon’la PKK arasında ilişki kurmaya çalışan cemaat medyası cemaatten olmayan AKP’li yazarları bile etkisine almıştı. PKK’nın tasfiyesi aslında küresel bir politika gibi duruyor. Cemaate yakın kimi isimler birkaç yıldır ABD’nin PKK’yı tasfiye edeceğini PKK’nın ömrünün azaldığını söyleyip duruyorlardı. Cemaatte bir anlamda bu küresel politikanın Türkiye ayağını oluşturuyor.

Aslında PKK ile Kürt sorunun ayrıştırmaya dönük bir çaba Kürt sorunuyla sosyalizmi ayrıştırmaya dönük bir çabadır. PKK sol bir örgüttür ve küresel egemenler PKK’ya güvenmemektedir. Örneğin daha 7–8 yıl öncesine kadar Kuzey Irak Türkiye için büyük bir sorundu. Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulması ya da özerk bir Kürt yönetiminin ortaya çıkması Türkiye’nin uykularını kaçırıyordu. Ancak Kuzey Irak yönetiminin küresel kapitalizmle anlaşması ve bölgeyi küresel şirketlerin talanına açması birdenbire Kuzey Irak’ın hem Türkiye için hem de ABD için bir sorun olmaktan çıkardı. Bugün pek çok küresel şirket Kuzey Irak’ta cirit atıyor ve Erbil küçük bir New York haline geldi. Dolayısıyla küresel ekonomiyle entegre bir Kuzey Irak (Güney Kürdistan) artık hiç kimse için bir tehdit oluşturmuyor. Türkiye Kürdistan’ı için de düşünülen çözüm bu aslında. Ancak bölgede Kürt sorununun öznesi durumundaki PKK-BDP çizgisi bu projeyi bozuyor. O nedenle de küresel egemenler Kürt sorununu PKK’sız bir yolla çözmek istiyor. Eğer Kürt muhalefeti sol bir hareket olarak değil de liberal bir hareket olarak ortaya çıkmış olsaydı bu sorun şimdiye kadar çoktan çözülmüş olurdu. Türkiye’de statükocu kesimlerin Kürt sorununda şiddeti hala tek çözüm yolu olarak gördüğü bir dönemde sorunun siyasal yollarla çözümüne dönük küresel projenin Türkiye ayağını da cemaat oluşturuyor.

MİT krizinin arkasında İsrail’in olabileceği iddialarına gelince, bu mümkün görünmektedir. İsrail’in MİT müsteşarından memnun olmadığı zaten biliniyor. Ancak İsrail in böylesi bir operasyonu yapabilmesi için Türkiye içinden birileri eliyle yapması gerekir. Türkiye’de İsrail’in arasının en iyi olduğu kesim kimdir sorusunun cevabı da yine cemaat olacaktır. Zaten cemaatin AKP’nin İsrail’le ilişkileri bozmasından rahatsızlık duyduğu bilinen bir durum… Bunu kendi yazarları da zaman zaman dile getiriyor. Dolayısıyla cemaatin ve İsrail’in çıkarları bu noktada örtüşüyor.

Peki, bütün bu kavga neden ortaya çıktı? “Askeri Vesayetin Bitmesi Ne Anlama Geliyor” başlıklı yazımızı siyasal alanın boşluk kabul etmeyeceğini ve vesayet biterken yerini nasıl bir iktidar yapısının alacağını sonraki yazımızda tartışacağımızı söyleyerek bitirmiştik. Türkiye’de asker ve yargı vesayeti bitiyor. Çünkü vesayetin asker ayağı kadar önemli diğer ayağı da yargıdır. Çünkü vesayetçi sistem meşruiyetini hukuk üzerinden sağlamaya çalışır. Monarşilerde kralın, padişahın iktidarının meşruiyeti kendinden menkuldür. Bu kimi zaman soylulukla kimi zaman dinle sağlanır. Demokrasilerde iktidarın meşruiyeti seçim ve halkın iradesine dayanır. Vesayetçi sistem ise varlığını hukuka ve yargıya dayandırmak ister. Onun hukuku her ne kadar temel hakları, evrensel ilkeleri hiçe sayan bir üstünler hukuku da olsa yaptıklarını bir hukuk kılıfına sararak meşruiyeti konusunda toplumu ikna etmeye çalışır.

Türkiye’de vesayetçiliğin siyasal alandan çekiliyor olması o alanı boşalttı. Modern toplumlarda siyasal alanı dolduran ve bir anlamda devletin belirli gruplar tarafından ele geçirilmesini engelleyen farklı unsurlar vardır. Örneğin bu unsurların başında sermaye sınıfı gelir. Özellikle kapitalizmin yerleştiği ülkelerde burjuvazi elindeki sermaye gücüyle siyasal alanın önemli bir aktörü durumundadır. Devletlerin politikalarına yön vermede her zaman aktif rol oynar. Oysa Türkiye’de böylesi bir güce sahip bir sermaye sınıfı var olmadı, hala da o güce sahip değil. Cumhuriyetin devletçi ve korporatist politikaları sermaye birikimini sağlamak için kendine bağlı bir sermaye sınıfı oluşturdu; dolayısıyla da özerk bir burjuvazi ortaya çıkmadı. Yine modern devletlerde siyasal alanın önemli bir aktörü de işçi sınıfı ve sendikal hareketlerdir. Her ne kadar neoliberal dönemde etkisi azalmış gibi gözükse de yaşanan küresel ekonomik kriz alt sınıfların siyasal alandaki baskısını yine artırmaya başladı. Ancak Türkiye’de devlet bürokrasisi özerk bir burjuvaziyi kendisi için tehdit olarak gördüğü gibi işçi hareketlerinden ve sendikalardan da hep çekindi ve Türk İş gibi devlet sendikaları yoluyla bu tür hareketleri de kontrolü altında tuttu ve işçi sınıfı da siyasal bir özne rolü oynayamadı, hala da oynayamıyor.

Sivil toplum örgütleri de modern toplumlarda siyasal alanda söz sahibi durumundadır. Özellikle katılımcılığın ön planda olduğu günümüz demokrasilerinde toplumun siyasal hayata katılımının en önemli aracını sivil toplum oluşturmaktadır. Ancak Türkiye’de vesayetçi sistem toplumun sivilleşmesinin önünü de sürekli tıkadı. Eğitimi sisteminden başlayarak her türlü yolla devletçi ve militarist bir zihniyeti topluma yerleştirdi. Sivil toplumun olmadığı bir ülkede de toplumun siyaseti kontrol edebilme imkânı oluşamadı. Aydın sınıfı da modern toplumların siyasal alanı dolduran en önemli unsurlarındandır. Aydın sınıfı, medyası ve akademisiyle bir ülkede düşünce üretilmesi ve toplumsallığın kurulmasında en önemli etkendir. Türkiye’de ise aydınlar her zaman devlet bürokrasisi ile organik bir ilişki içinde oldular. Vesayetçi sistemin devamında ve toplumun maniple edilmesinde her zaman önemli bir rol oynadılar. Ancak bu aydın sınıfının artık Türkiye’ye söyleyecek bir sözü kalmadı. Onlar bir şeyler söylese de artık onları dinleyen kimse yok. Fakat bunun karşısında Edward Said’in tanımlamasıyla her zaman muhalif kalmayı başarabilen özgür bir entelektüel sınıf da oluşmuş değil. Diğer tarafta da iktidar yandaşı yazar ve akademisyenler var. Dolayısıyla modern toplumlarda siyasal alanı dolduran, toplumun farklı katmanlarının çıkarlarının çatıştığı ve böylece siyaseti dengeleyen yapıların hemen hiçbirinin Türkiye’de var olmadığını görüyoruz. İşte bu noktada AKP ve cemaat arasındaki iktidar kavgasının nedenini ve amacını anlayabiliriz. Vesayetçiliğin boşalttığı siyasal alanı doldurabilecek tek güç olarak cemaat var. Şu anda Türkiye’nin en örgütlü ve kolları hemen her yere uzanan, aynı zamanda arkasına uluslar arası bir destek de alabilen tek gücü olarak cemaat siyasal alanı işgal ederek bir nevi yeni bir vesayetçilik yaratmak istedi; fakat amacına ulaşamadı. Burada arkasında cemaatin olduğu söylenen KCK operasyonlarını anlamak da kolaylaşıyor. İktidar kavgasının Kürt sorunu üzerinden yapılması bile siyasal alanın ele geçirilmesi çabasında cemaatin en büyük rakibinin Kürt muhalefeti olduğunu gösteriyor.. KCK operasyonlarıyla Kürt muhalefetinin Türkiye’de siyasal alanın belirleyici bir gücü olmaktan çıkarılarak bir anlamda rakibin bertaraf edilmesi amaçlanmış ve bu amaca da ulaşılmıştı.

İktidar kavgasının bu raundunu cemaatin kaybettiği belli oldu. Bundan sonra cemaatin yeni bir iktidar kavgasına girecek cesareti var mı, o da tartışılır. Çünkü bundan sonra ne AKP ne de ondan sonra iktidara gelecek herhangi bir parti cemaatle bir ittifak içine girmez. AKP’nin de ittifakı bitirdiği kendi yazarları tarafından dile getiriliyor. Zaten AKP cemaate değil, cemaat AKP’ye muhtaç durumda.

Kamuoyunda cemaatin stratejik bir hata yaptığı söylendi. Ancak cemaatin böyle bir hata yaptığı kanaatinde değilim. Cemaat Türkler arasında Kürt sorunu etrafında oluşturulan nefret duygusundan ve yüksek rütbeli subayların bile tutuklanmasıyla yaratılan suç işleyen herkes hesap vermeli rüzgârından yaralanarak bir hamle yapmak istedi. Bu hamleyi yapmak zorundaydı. Çünkü son zamanlarda cemaatle AKP’nin arasının bozulduğu sıkça söylenmeye başlanmıştı. Hükümetin Habur olayından sonra açılım politikasını devre dışı bırakmasıyla Kürt sorununda inisiyatif cemaatin eline geçmişti. Emniyet ve savcılar aracılığıyla büyük bir tutuklama kampanyası başlatılmış, hükümet de buna ikna edilmişti. Ancak son zamanlarda Başbakan’ın bundan rahatsız olmaya başladığı ifade ediliyordu. Yaz aylarını hatırlayacak olursak, Silvan saldırısından sonra devlet katında PKK’nın tasfiyesi kararı alınmış, TSK’nin sınır ötesi operasyon düzenleyeceği, hatta Kandil’e girileceği ve örgütün bitirileceği haberleri verilmeye başlanmıştı. PKK’nın da bunun karşısında bombalı eylemlere girişeceği ve sonbaharda ülkeyi bir iç savaş ortamının kuşatacağı iddiaları vardı. Ancak bunların hiçbirisi gerçekleşmedi. Kandil’e göstermelik bazı hava saldırıları yapıldı. Fakat ülke büyük bir gerilime girmedi. Bu da gösteriyor ki devletle PKK arasında yeni görüşmeler oldu. Müzakere zemini yeniden oluşturuldu. Başbakan’ın Oslo sürecini yeniden başlatmayı düşündüğü haberleri yazıldı. İnisiyatifi kaybettiğini ve dışlandığını anlayan cemaat MİT operasyonunu gerçekleştirerek belki de daha sonraları için düşündüğü hamleyi yapmak zorunda kaldı. Hem hükümet PKK ile görüşüyor denilerek AKP yıpratılmaya çalışıldı hem de KCK’yı aslında devletin durduğu, KCK’nın içinin MİT ajanı kaynadığı iddialarıyla KCK Kürtler nezdinde itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Bir taşla iki kuş vurulmak istendi. Fakat görüldü ki Türkiye’de medya da toplum da bu müzakereden çok da rahatsızlık duymuyor.

Sonuç olarak Türkiye’de belli grupların devleti ele geçirme niyetlerinin engellenmesinin tek yolu farklı sınıfların, toplumun farklı katmanlarının çıkarlarının, siyasal ideolojilerin siyasal alanda özgürce yer almalarına ve siyasal alanın tek bir gücün eline bırakılmamasıyla mümkündür.

Türkiye’de sıkça duymaya alıştığımız birlik ve beraberlik retoriği sosyolojiye aykırı bir durumdur. Birlik ve beraberliğin olduğu –ki olması da pek mümkün değildir- yerde toplumsallık oluşmaz. Toplumsallığın oluşmadığı yerde de devlet belli odakların egemenlik alanı haline gelir. Toplumsallık ancak toplumun farklı çıkarlarının çatıştığı bir ortamda mümkündür.

plaftormhaber.net

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*