Zamanının Hatice’si, Meryem’i, Belkıs’ı Olmak Mü’min Kadının Sorumluluğudur

Niksar Temsilciliğimiz “Toplumsal Hayatta Mü’min Kadın” konulu seminerle birinci dönem programlarını tamamladı.

Semineri sunan TOKAD Niksar Temsilcisi Hilal Çetin konuşmasına genelde “kadın” özelde “mü’min kadın” konularında açıklamalarda bulunarak başladı. 80 sonralarında başörtülü kızların üniversitelerde çoğalmasıyla ivme kazanan, okullarından mezun olanların pek çok alanda görev almasıyla daha da tırmanan tartışmalara değindi. “Başörtülü kadınların toplumsal hayatta görünür olmaları hem geleneksel çevrelerin hem de egemen sistemin yoğun tepki ve eleştirilerine neden olmuştur. Geleneksel çevreler Kur’an dışı inanışları nedeniyle kadının toplumsal hayatta var olmasını kabul etmezken; egemen çevreler ise batılılaşma projelerine tehdit olarak algıladıkları için mü’min kadını eve döndürmek istemektedir. Gelenek Tevrat ve İsrailiyat kaynaklı ‘lanetli kadın’ yaklaşımını aynen benimsemekte ve onu ‘aklı ve dini eksik’, ‘fitne’ olarak değerlendirmekte, dini, sosyal, ekonomik hiçbir sorumluluk üstlenemeyeceğini, yalnız çocuk bakımı ve eşine itaatten sorumlu olduğunu iddia etmektedir. Kimi rivayetler okuma yazma öğrenmesini bile çok görmekte özellikle bazı surelerin kesinlikle kadınlara okutulmamasını öğütlemektedir. Bu çift kutuplu kuşatma karşısında Müslüman kadın “ne düşünmeli?”, “nasıl hareket etmelidir?” sorusuna “Kur’an nasıl cevap vermektedir?” diye soran Çetin konuşmasının devamında şu tespitlerde bulundu:

Kadınlar ve erkekler İslami davetin tüm aşamalarında birlikte hareket etmişler, dayanışma içerisinde olmuşlardır. Erkam’ın evinde Kur’an okurken, tebliğ yaparken, işkence görürken, Kabe’ye yürürken, hicret ederken, cihad ederken, şehid olurken omuz omuza mücadele etmişlerdir. Kadının evde oturması gerektiği inancı, yabancı kimseyle hiçbir şekilde muhatab olmaması gerektiği inancı vahyin doğru okunmaması, yanlış yorumlanması sonucu oluşmuş hurafelerdir.

Kur’an kadının yaratılış amacının erkek olduğu, kaburga kemiğinden yaratıldığı düşüncesini kabul etmez. Tüm insanların aynı ‘öz’den, ‘tek nefs’ten yaratıldığını anlatır. Havva’nın aldatan kadın olduğu inancını kabul etmez, yasak meyveyi ‘her ikisinin birlikte’ yediğini ifade eder. Bu anlamda Havva’nın itibarını iade etmiştir. Sevgi,  rahmet, sorumluluk bilinci gibi aileyi ve toplumu koruyan değerleri kadına değil insana öğütler. Allah’ın tüm emirleri, haramlar ve helaller, tüm görevler kadınıyla erkeğiyle tüm inananlar içindir.

Kur’an ayetleri kadın ve sorumluluklarını hem teorik hem pratik düzeyde tafsilatıyla açıklar. Kadın kahramanları üzerinden tüm ayrımcılıklar, eşitsizlikler gibi cins ayrımını da ortadan kaldırır.

‘Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Rasul’e itaat ederler…(Tevbe/71)

Siyah, köle ve kadın olarak en alt sınıfı temsil eden “Hacer” ve onun bize bıraktığı hatıralar, yeryüzünün en zorba zalimlerinden birine eş olmuş, onun zulmüne karşı dimdik durabilmiş, Musa’yı ölmekten kurtaran, ona annelik yapan kraliçe “Asiye”, akıllı, sağduyulu, kendini ve halkını doğruya ulaştırmayı başarmış olan “Belkıs”, ataerkil Yahudi geleneğinin pek çok tabusu elleriyle kırılan “Meryem”, İslam öncesinde de sonrasında da mükemmel bir şahsiyete sahip olan, Rasulullahı son nefesine kadar var gücüyle destekleyen “Hatice” ve onlar gibi sayısız mü’min kadın anlaşılıp yaşanmayı bekliyor. Ne var ki kaç kadının evinin sıcak, rahat ve konforundan vazgeçip hayatın ve mücadelenin sorumluluğuna, zorluklarına talip olduğu, zamanının Asiyesi, Meryemi, Haticesi olmak isteyeceği meçhul…

Sonuç olarak Allah yeryüzünün sorumluluğunu/hilafeti kadın/erkek tüm insanlara yüklemiştir. Adalet, erdem, ahlak, iyilik mücadelesi cinsiyet değil iman mücadelesidir. Kimin daha üstün olduğu gibi anlamsız, sonuçsuz, faydasız tartışmaları bir kenara bırakıp, vahyin şahitliğini yapabilmek için kadınıyla erkeğiyle; evde, işte,  sokakta, okulda, yaşamın tüm alanlarında omuz omuza büyük bir mücadeleyi yükseltmemiz zorunludur.

Haber: Zehra UÇMA, Niksar

1 yorum

  1. Başörtülü sapıklara reddiyeler!

    Dinî hükümleri anlama faaliyetinde “eşitlik” ilkesini Kur’an ve Sünnet’e dahi hakim olacak seviyede mutlak ve genel geçer kabul ettiğinizde başka alanlarda başka problemlerle karşılaşmaktan kaçınamazsınız: Söz gelimi toplumun fakir kesimleri “eşitlik” ilkesini esas alarak zekât müessesesinin yeniden düzenlenmesi gerektiğini ve zenginlerin, mallarının 40’ta 1’ini değil, mesela yarısını fakirlere vermesi gerektiğini pekala ileri sürebilir. Bu süreç, hayatın diğer alanlarını düzenleyen hükümlerin tamamına kadar kaçınılmaz olarak uzanacak ve ortaya “yeni bir İslam” çıkacaktır! Bunun “tahrif”ten farklı bir şey olduğunu kim iddia edebilir?

    Bu noktada “Ben İslam alimi değilim”le başlayan cümlelerin ardından “ama…” ile devam eden hüküm cümleleri kuran yazarlara da bir çift sözüm var: Yaptığınız iş düpedüz “fetva vermek” olduğu halde İslam alimi olmadığınızı sözün başında vurgulayarak sergilediğiniz yaman çelişkinin farkında olmayışınız -yaptığınız işin mahiyetini kavrayamamaktan kaynaklanan cehaletiniz sebebiyle-tolere edilebilir belki. Ama Kur’an ve Sünnet hakkında sergilediğiniz -oryantalistleri çağrıştıran ve katmerli bir “yabancılaşma” içinde kıvrandığınızı gösteren- tutum bir “Kur’an ve Sünnet’i tahrif girişimi”dir.

    Hem fetvaya ehil olmadığınız halde fetva veriyorsunuz; hem de bunu kötü biçimde yapıyorsunuz. Sizler Allah ve Resulü’nün hükmünü/muradını değil, modern değerleri esas kabul etmekle önce hükmü veriyor, ardından bunun gerekçesini oluşturmak için çırpınıyorsunuz. Ehl-i Kitap kendi kitaplarını tam da böyle tahrif etmişti!…
    http://milligazete.com.tr/makale/kadin-uzerinden-din-sorgulamasi-yapmak-225077.htm

    Bu sığlıkta ‘feminist’ söylemler, ehl-i din bayanların dünyasında, hem de başkalarına dikte edecek baskınlıkta mâkes buluyorsa, biz neyin münakaşasını yapıyorduk?

    Genelleme yapılamasa da bir kısır döngü oluşuyordu: Başkalarının hidâyeti için mânevî hayatından fedakârlık yaparak sosyal hayata karışan kimi bacılarımız, bütün hücrelerine gayr-ı İslâmî unsurlar sızmış modern dünyaya ait refleksleri farkında olmadan içselleştiriyor, işin kötüsü bu model ve algıyı kendi aile yuvalarına transfer ediyorlardı.

    Öyle ya; ‘dışarıda’ her vesileyle kadının da erkek kadar söz sahibi olduğu bir hayat modeli terviç ediliyor; ‘erkek egemen’ ve ‘ataerkil’ türünden etiketlerle yaftalanan her türlü yaklaşım tukaka ediliyordu.

    Ve işbu durum sadece ehl-i dünya nezdinde değil, ehl-i din bağlamında da böyleydi.

    Vetire, İslâmî ölçülerle harmanlanarak şekillenmiş geleneksel aile algımızı masaya yatıran ‘türedi’ bir söylemle başlıyor, seleflerimizden tevârüs ettiğimiz aile modelinin ‘çağdışı’ ve ‘tarihsel’ olduğu tesbiti üzerinden hızlanarak devam ve temâdi ediyordu.

    Eve eşi kadar maddî katkıda bulunuyor olmak; onun gibi sabahın erken saatinde yorucu bir çalışma temposuna atılıp, akşam eşiyle aynı saatte eve dönüyor olmak türünden realiteler, kadına farklı bir aile içi dengenin lüzumunu ihtar ediyor, erkeğin üstte olduğu kadim aile içi hiyerarşinin pekâlâ sorgulanabilir olduğu tezinin elini güçlendiriyordu.

    Bir de ‘şeytanın sağdan yaklaşması’ olarak nitelendirebileceğimiz, ‘dine hizmet ediyor olma’ duygu ve düşüncesinin, kadına farklı bir emniyet-i nefs telkin etmesi durumu mevzubahis idi; bu denli ulvî bir dâvânın hamelesi olmak, daha basit ve teferruata ilişkin hususlarda kişiye bir tür ‘sorgulanamazlık’ yaklaşımı ilhâm ediyor ve bu, aile fertlerine de teşmil olunan negatif bir yaklaşımı tetikliyordu.

    Yapılan onca önemli iş ve hizmet, belki de şeytanın klasik iğvalarıyla, hayatın farklı alanlarında ve farklı sosyal ilişki ağlarında, kişide bir nüve hâlinde mevcut olan enâniyet hissini kamçılayarak, daha üst perdeden bir duruş belirlemeye ve daha tavizsiz bir pozisyon alışa müncer oluyordu.

    Neticede ne mi oluyordu?

    Kocanın da yemek yapıp, pantolon ütülemesinin bir iyi niyet ve paylaşımcılık olarak değil, ‘bayanın da eve ekmek getirmesi’ gerçeği üzerinden bir mükellefiyet olarak dayatıldığı ‘ilginç’ bir aile profili ortaya çıkıyordu. Ailenin her ferdine onun fıtratına uygun vazifelerin tevdi edildiği geleneksel roller reddediliyor, bunun yerine herkesin kendi işini yaptığı bencil ve bireyci bir paylaşım modeli ikâme ediliyordu.
    http://www.karakalem.net/?article=4171

    Resûl-i Ekrem’in, mescidde “erkekler safının en hayırlısının en öndekiler, kadınlar safının en hayırlısının ise en geridekiler olduğunu” buyuran hadis-i şerifinden, feminizmden ziyadesiyle nasiplenmiş bugünün mesture hanımlarının alacağı bir ders herhalde vardır. Kadının evinde kıldığı namazın, mescidde kıldığı namazdan kat kat sevaplı olduğunu bildiren hadis ise, meseleyi herhalde tamamlamaktadır.

    http://www.karakalem.net/pfFormat.asp?article=14

    Cihadın yeni adresi

    Nitekim, hayat tecrübelerim bana bir kadın, hem ehl-i din bir kadın olarak evlilik ilişkisinde de Resul-i Ekrem’in buna mümasil bir sözünün de ne kadar haklı olduğunu öğretti. Yine ‘cihad’ın sözkonusu olduğu bu hadisinde de, “Kadının cihadı kocasına iyi davranmasıdır” buyuruyordu Hz. Peygamber. İlk anda bu hadis de “Mü’mine kadına düşen vazife bu kadar sıradan mı?” dedirtmişti bana. Oysa ki, meydanlarda tesettür mücadelesi vermek, sohbetlere koşturmak, herşeyi bir yana bırakıp insanları irşada girişmek, ana-baba muhalefetine rağmen emr-i ilâhîyi gözetmek insanın gözüne daha zor ve meşakkatli, dolayısıyla da daha büyük kıymet ve sevaba medar görünüyordu. Fakat, neden bunlar değil de, kocasına iyi davranmak kadının cihadı oluyordu?

    Fakat gerek kendi nefsimde, gerekse benim gibi diğer mü’mine hatunlar cephesinde tecrübe ettiklerim, işin renginin hiç de göründüğü gibi olmadığını, Resul-i Ekrem’in bu sözüyle de haklı olduğunu bana öğretti.

    Açık bir izn-i ilâhî olan ‘taaddüd-ü zevcat’ hemen hiçbir mü’min erkeğin evinde ağzına alamadığı, ağzına almak bir yana, şakasını dahi yapamadığı bir meseleydi meselâ. En yumuşak karşılandığı durumlarda ise, “Bir sizin için daha hayırlıdır” âyetiyle mesele çözümlenmeye çalışılırdı. Oysa bu iznin muhatabı kim ise, âyet de ona hitaben konuşuyordu. Dolayısıyla, bunun muhasebesini yapacak olan, iznin muhatabı idi. Böylesi bir konuşmanın yaşandığı evin hanımı ise, pek çoğuna zor görünen tesettüre takva derecesinde riayet eden, sohbetten sohbete, dersten derse koşuşturan bir insan olabiliyordu pekâlâ.

    Keza, bir erkek hanımının zaruri ihtiyaçlarını karşıladığı gibi, yine kendi kazancından Allah’ın gerektiğinde kendilerine bakmakla yükümlük kıldığı ana-babasına maddî yardımda bulunmaya kalksa, rıza-yı ilâhî adına sohbetlere koşturan hanımının ya açıkça karşı koymasıyla karşılaşıyordu; yahut kadın tarafından yeni bir masrafın zarurî gibi gösterilmesiyle bu yardım engelleniyordu; veyahut erkek anne-babasına yardım yapmak için bir istediğine ‘evet’ demek suretiyle karısına ‘rüşvet verme’ye mecbur bırakılıyor; veyahut, kendi helâl kazancından kendi anne-babasına gizli saklı bir surette yardımda bulunma durumunda kalıyordu.

    Keza, kendi evini mahrem köşelerine kadar yabancı elleri sokmak yerine kendi elleriyle temizlemek veyahut kocasının evde olacağı zamanda onun sevdiği yemeklerin bulunduğu bir sofrayı zevkle hazırlamak ağır geliyordu nice mesture ve mütedeyyin hanıma. İlkini yabancı birilerine ücret karşılığı yaptırmak; ikincisini ise ‘irşad faaliyetlerine konsantre olmak’ adına aksatmak pekâlâ revaçtaydı.

    Halbuki, ne demişti Resul-i Ekrem (a.s.m.): “Kadının cihadı, kocasına iyi davranmaktır.”

    Gelin görün ki, meselâ tesettür gibi bir emr-i ilâhîye uyma kararlılığı dolayısıyla ana-babaya dahi haklı surette direnebilmiş mü’mine bir hatun, iş evliliğe, eşiyle münasebete, aile hayatının güzel bir şekilde devamına ilişkin ilâhî ve nebevî emirlere geldiğinde bu defa aksi yönde ayak diretiyor bugünlerde.

    Bu yaşananlar, insana, Resul-i Ekrem’in hak söyleyen, hak bir elçi olduğunu bir kez daha ikrar ettiriyor. Asıl cihadın savaş meydanında değil, eve dönüşte ve nefse karşı yapılan cihad olduğunu bildiren; ve kadının cihadının ‘kocasına iyi davranmak’ olduğunu bildiren Resul-i Ekrem, bu sözleriyle, bu zamanın mü’min evlerini dahi sarmış bir yangını nasıl da teşhis edip çıkış yolunu gösteriyor!

    Asıl cihad meydanlarda değil, evlerde ve kalplerde yaşanıyor kısacası.

    Ve bu ‘büyük cihad’ın terki, evleri ‘savaş alanı’na çeviriyor…

    http://www.karakalem.net/?article=1468

    Camilere Kadın Doldurma Fitnesi

    DİYANET İşleri Başkanlığı’nın vazifesi ve işi camilere kadın doldurmak değil; erkek Müslümanları beş vakit namaza, camiye ve cemaate, kadın Müslümanları namaz kılmaya çağırmaktır.

    Türkiye’de namaz kılanların sayısı yüzde 10’nun altına düşmüşken, camilerin çoğu vakit namazlarında boşken kadınları camilere doldurma seferberliği başlatmak büyük bir bid’attir.

    Şeriatimiz kadınları topluca camiye çağırmıyor, sadece camilere gelip kendilerine ayrılmış yerlerde namaz kılmalarına, Kur’an ve va’z dinlemelerine ruhsat veriyor.

    Böyle bir ruhsatı çığırından çıkartmak büyük bir yanlış, vahim bir bid’attir.

    Geçen Ramazan’da Ankara Hacı Bayram Cami-i Şerifi’ne yatsı/teravih namazından erkekleri almamak, onların yerine, bir kısmı uzaktan otobüslerle taşınmış kadınları doldurmak, 1400 yıllık İslam tarihinde görülmemiş bir bid’attir.

    Böyle bir bid’at Kur’ana, Sünnete, icmâ-i ümmete, Şeriat-ı Ahmediyeye aykırıdır.

    Dünyanın çeşitli memleketlerindeki Sünnî fetva merkezlerine sorulsa, onların hiçbiri bu hareketin doğru olduğuna dair fetva vermez.

    Pakistanlı Tarihsellik ve Tâtiliye mezhebi kurucusu bid’atçi Fazlurrahman’ın geçersiz, bâtıl ictihadları Sünnî Müslümanları bağlamaz.

    Genç kadınları camilere doldurmakta, İslamî ölçü ve kıstaslara göre büyük fitneler vardır.

    Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) erkeklere benzemeye çalışan kadınlara ve kadınlara benzemeye çalışan erkeklere lanet etmiştir.

    Zaten bütün camilerimizde kadınlar için ayrı yerler vardır.

    İmanlı, dindar, faziletli, iffetli Müslüman kadınlar dinî konularda icazetli ulemaya, icazetli fukahaya, icazetli ve yetkili müftülere, Şeriata ve Sünnete sımsıkı bağlı mürşidlere bağlı olmalıdır.

    BOP’çuların fetva, ruhsat ve ictihadları bâtıldır, geçersizdir.

    Tesettür ikidir: Vücudunu örtmek ve nâ-mahrem erkeklerle ihtilat etmemek.

    Feminizm bâtıl ve sapık bir ideolojidir.

    İslam dininde reform, yenilik, değişiklik yapılamaz.

    Kemalizm ile İslam asla uyuşmaz ve bağdaşmaz.

    İslam, kadınların ve kızların fuhşiyyata alet edilmelerine izin vermez.

    Zina büyük günah ve ağır bir suçtur.

    Üzerinde TC başlığı bulunan resmî vesikalarla birtakım bedbaht kadınlara fuhuş izni verilmesi, bu fuhuştan KDV ve gelir vergisi alınması, bu çirkin işi yapan Madama resmî törenle vergi rekortmeni ödülü verilmesi, alenen çalışan fuhuş evlerinin önüne resmî polis konulması dine, ahlaka, bilgeliğe, insan haklarına, kadın haysiyetine aykırı bir rezalettir. Diyanet’in bu rezalet ve azgınlıkla mücadele etmesi gerekir.

    Camilere, kiliselerde olduğu gibi sıralar konulması da büyük ve dehşetli bir bid’attir.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki bütün Ehl-i Sünnet din alimlerini, fakihleri, müftüleri, personeli tenzih ederim.

    Onlardan, bu gibi bid’atlere karşı çıkmalarını bekleriz.

    http://www.milligazete.com.tr/makale/deprem-heyecanlari-225005.htm

    Şeriat ve Camilere Kadın Doldurmak

    Allah ile ezelde yapmış olduğu ahd ü misaka sâdık, Resulullaha (sallallahu aleyhi ve sellem) biat ve itaat etmiş her Müslüman, ilmi ve iktidarı nispetinde Kur’ana, Sünnete hizmet etmekle yükümlüdür.

    Şeriat, Kur’andan, Sünnetten çıkartılmış İslamî hükümlerin tamamına verilen isimdir. Şeriat din mânasına gelir.

    Her sadık ve uyanık Müslüman Şeriat’a var gücüyle hizmet etmelidir.

    Namaz, oruç, zekât ile ilgili hükümler Şeriattır.

    İnsanı ebedî saadete götüren yol Şeriat yoludur.

    Şeriatın insan münasebetleri ile ilgili hükümleri dünyevî hükümleri de vardır. Bunlara muamelat, ukubat, feraiz, ahkâm-ı sultaniye denilir.

    İslam’a, Kur’ana, Sünnete, Şeriata hizmet etmekle mükellef birtakım kişi ve kurumların Şeriata aykırı işler yapmalarına hoşgörü ile bakmak, dinin yıkılmak istenmesine göz yummak olur.

    Şeriat-ı Garra-i Ahmediyenin kadın ve aile ile ilgili kesin ve değiştirilemez zarurî hükümleri de vardır. Bu hükümler mukaddestir.

    14oo yıllık İslam tarihinde Müslüman kadınların namazlarda ve başka islamî faaliyetler için camilere doldurulması gibi bir bid’at hareketi görülmemiştir.

    Müslüman kadınlar lüzum olursa, isterlerse camilere gelebilir, kendilerine ayrılan yerlerde namaz kılar, Kur’an ve vaaz dinler ama camilere kadınları doldurmak ayrı bir şeydir.

    Kadınların camilere gelip namaz kılmaları, vaaz dinlemeleri bir ruhsattan ibarettir.

    Bütün Ehl-i Sünnet Müslümanlarının Kur’ana, Sünnete ve Şeriata aykırı faaliyetlerden, davranışlardan, teşebbüslerden (girişimlerden) uzak durmaları ve bunlara muhalif olmaları gerekir.

    Bugün ülkemizde yapılması gereken temel ve öncelikli vazifelerden birincisi halka ilmihalini (temel İslamî bilgileri) doğru şekilde öğretmek, itikadı tashih etmek ve günlük namazların dosdoğru kılınması için etkili propaganda yapmaktır.

    Erkek Müslümanlar farz namazlar için camiye ve cemaate çekilmelidir.

    Camileri bilhassa genç hanımlarla doldurmanın sakıncaları ve fitneleri vardır.

    Çok uzaklara gitmeyelim, böyle bir bid’at teşebbüsü merhum cennetmekan Sultan Abdülhamid Han hazretleri zamanında yapılmaya kalkışılmış olsaydı ne yapardı?.. Halife-i Müslimîn ve veliyyülemr olarak izin vermez ve engellerdi.

    Sen erkekleri bırak, camilere kadın doldurmaya kalk… Olacak şey midir bu!

    Peygamberimiz (Salat ve selam olsun ona) böyle yapmamıştır.

    Selef-i Sâlihîn böyle yapmamıştır.

    1400 yıllık İslam tarihinde gelip geçmiş eimme-i müctehidîn, ulema, fukaha, sülehâ, umera böyle yapmamıştır.

    Tekrar ediyorum: Camilere kadınlar elbette gelebilir ama bu onlar için farz veya sünnet değil, bir ruhsattan ibarettir. Gelmemeleri daha faziletlidir.

    Camilere davet edilmeleri ve gelmeleri gerekenler erkeklerdir.

    Allaha, Kur’ana, Sünnete, Şeriata sâdık Müslümanlar erkekleri camilere ve cemaate çağırmalıdır.

    İslamda cami imamı, maaş ve ücret alarak namaz kıldıran memur değildir.

    İmamların fakih, itikadı sahih, ahlaklı, faziletli, örnek, sâlih, muhlis, müteşerri’, mu’temen ve zâmin kimseler olması gerekir.

    İmamlığa ehil olmayan kimseleri imam yapmak dine hıyanet olur.

    Pakistanlı Fazlurrahmanın tarihsellik ve tâtiliye mezhebi Kur’ana, Sünnete, Şeriata, Ehl-i Sünnet ve Cemaat aykırıdır.

    Koyu Müslüman, sofu Müslüman, hafif Müslüman, ılımlı Müslüman olabilir ama ılımlı/light İslam olamaz.

    Şeriatsız, fıkıhsız BOP İslamlığı gerçek İslam değildir.

    ABD, AB, İsrail cihadsız bir İslam türetmek istiyor. Cihad Kıyamet’e kadar baki İslamî bir müessesedir. Kur’anla, Sünnetle, icmâ-i ümmetle sâbittir.

    Kadınların tesettürü de Kıyamete kadar baki olacaktır.

    Camilere öncelikle kadınları doldurmak isteyenler yeni bir bid’at mezhebi mi kurmak istiyor?

    Ehl-i Sünnet Müslümanlarının böyle bir teşebbüse karşı çıkmaları ve yasal sınırlar içinde bununla ve diğer bid’atlerle mücadele etmeleri gerekir.

    Bu yazıda anlattıklarım, camilere kadın doldurma seferberliği dünyanın çeşitli yerlerindeki fetva merkezlerine sorulsa hiçbiri bunun cevazına fetva vermeyecektir.

    Mugalâta yapanlar beni kadınların camilere gelmesine karşı olmakla suçlamaya kalkmasınlar, Bu bir iftira ve yalan olur. Her zamanki gibi gelsinler, namaz kılsınlar, vaaz dinlesinler ama camilere kadın doldurmak kampanyası başka bir şeydir. Bu işin altında başka bir iş olmasından korkuyorum.

    Bunu yapanlar ilhamlarını nereden alıyor?

    İslam dini ve İslam Şeriatı kadına o kadar saygı gösterir, o kadar değer verir ki, Darülislam’da kadınlara ayrı nakil vasıtaları tahsis edilir. Ta ki rahat etsinler, huzur içinde seyahat yapsınlar, birtakım terbiyesizlerin sarkıntılıklarına maruz kalmasınlar.

    Sultan Albdülhamid zamanında Ramazanlarda bazı camilerde sırf kadınlar için vaaz verilirdi. Bu saygıdandı.

    Kadınları camilere doldurma işinin başını çekenler, tesettür için çalışsalar daha iyi ederler.

    Bazı İslamcı gençler ailelerine ve çevrelerine haber vermeden gizlice mut’a nikahı (geçici nikah) yapıp birlikte yaşıyorlar. Bu ise haramdır. Camilere kadın doldurmak isteyenler bu haramı/münkeri önlemeye çalışsınlar, nasihat etsinler.

    İslam kadına çok değer veriyor, o halde haydi kadınlar camiye…

    Böyle gülünç mantıklar Şeriata uygun değildir.

    Hak din İslam ile Feminizm sapık ideolojisi asla bağdaşmaz.

    Şeriata aykırı her şey hederdir.

    (Gerek merkezdeki, gerekse yurt sathındaki Ehl-i Sünnet ve Cemaat Diyanet personeline, müftü efendilere, diğer hocalara hürmetlerimi arz ederim. Hiç şüphe yok ki, onlar dinde her türlü bid’ate karşıdır.)

    http://www.milligazete.com.tr/makale/seriat-ve-camilere-kadin-doldurmak-224410.htm

    Dini Kadınlarla Bozmak

    ÜLKEMİZDEKİ Müslümanların çok büyük kısmı günlük namazları terk etmiştir. Camiler bilhassa sabah namazlarında boştur. Din alimlerinin, fakihlerin, iman ve İslam hizmetkarlarının yapması gereken işlerin başında halkı namaz kılmaya çağırmak gelir.

    Bazı Diyanet mensupları ise ne yapıyor?

    Camiye gelmesi, cemaate katılması gereken erkekleri bırakmışlar, ibadet yerlerine kadınları doldurmaya uğraşıyor.

    Bazı ilahiyatçılar ve Diyanetçiler aşırı Feminist kesildi.

    Her işi bıraktılar camilere kadın doldurmak için çırpınıyorlar.

    Evvelce böyle bir şey yoktu. Nereden çıktı bu?

    Diyanet kadrolarına binlerce kadın müftü yardımcısı, kadın vaize, kadın öğretmen tayin edildi.

    Hattâ büyük bir şehrimizde genç vaizelerden ve Kur’an kursu öğretmenlerinden oluşan bir ilahî korosu yapıldı.

    Geçen Ramazan’da Ankara Hacı Bayram Camii bir yatsı namazında erkeklere kapatıldı, içeriye sadece kadınlar alındı.

    Birileri İslam’ı bir Amazonlar dini haline mi getirmek istiyor?

    Peygamberimizin (Salat ve selam olsun ona) hadis-i şeriflerini AB standartlarına ve normlarına göre ayıklamaya teşebbüs ettiler.

    Feminizme uymayan hadisler varmış…

    Fesubhanallah!.. Feminizm sapık ve bozuk bir ideolojidir. Dinimizin ikinci ana kaynağı olan hadisler böyle bir ideolojinin ışığında (karanlığında) ayıklanabilir mi?

    Evet Feminizm Darvinizm, Marksizm gibi bozuk ve sapık bir ideolojidir.

    Elbette yeni bir hadis kitabı hazırlanabilir ama böyle bir çalışmada ayıklama keleme kavramının yeri olamaz.

    Resulullah Efendimiz ismet sıfatıyla sıfatlıdır ve onun mütevatir ve sahih hadisleri de bir tür vahiydir. Kur’an onun için “O kendi hevasından konuşmaz” diyor.

    Efendimizden bize ulaşan bütün sahih hadisler hikmet kaynağıdır.

    Hadisler çağdaşlığa, Feminizme, AB normlarına, Batı medeniyeti ölçü ve kıstaslarına, resmî Kemalist ideolojiye ve diğer şu veya bu beşerî sistemlere göre ayıklanamaz.

    Böyle bir ayıklama büyük cür’et ve cinnet olur.

    Birtakım dış güçler ve onların içimizdeki işbirlikçileri yeni bir İslam türetmek istiyor.

    BOP İslamı, ılımlı/light İslam, ayıklanmış İslam…

    Gerçek İslam münzeldir, yani indirilmiştir. Reformcular, yenilikçiler, değişimciler, Fazlurrahmancılar uydurulmuş bir İslam çıkartma çabasındadır.

    Dinimizi Feminizmle bozmak istiyorlar.

    Henüz fazla cesur değiller, taqiyye yapıyorlar.

    Allah’ın Kur’anda erkek çocuklara bir hisse, kız çocuklarına yarım hisse verilmesi hükmüne karşıdırlar.

    Kur’anın ve Şeriatın kesin ve zarurî bir hükmüne, emrine, yasağına karşı çıkanlar, muhalefet edenler dall ve mudildir.

    Kadınları kullanarak dinimizi bozmak isteyen müfsidlerin oyunlarına gelmeyiniz, onlara kanmayınız.

    Onlar gerçekten kadın haklarına, hürriyetlerine, haysiyetine taraftar iseler devletin resmî TC vesikalarıyla fahişe çalıştırılmasına, genelev işletilmesine, fuhuştan KDV ve gelir vergisi alınmasına, günah evlerinin kapısında resmî polis bekletilmesine karşı çıksınlar.

    Evet bu Feminist İlahiyatçılar ve Diyanetçiler ilhamlarını nereden alıyor?

    Bu ilhamlar Rahmanî midir, şeytanî mi?

    Muhterem İslam hanımları ve kızları!.. Bunlara alet olmayınız…

    http://www.milligazete.com.tr/makale/dini-kadinlarla-bozmak-223381.htm

    Elbette erkek içinde aynı şey geçerli. Kadın öznedir! Kapitalizmin en büyük keşfi ya da modernitenin! Ailenin bütünlüğünden çıkarma ve “ev”den kovmanın icadıdır bu söylem. Önce cennetten şeytanın tuzağıyla kovulan kadın, moderniteyle beraber evinden kovuldu.

    Artık ev mutsuzluk yerine dönüştü. Sıkılan, özne olunmayan, çocuk ve kocayla çatışılan ve her gün yeni kavgaların yapıldığı cehennemdir! Bundan kurtuluşun yolu “dışarıda” aranmaktadır. Çalışmak, üretmek, kendini temsil etmek, erkeklerle aynı yarışta kapitalizmden pay almak ve cenneti bulmak! Cennet ne sokaklarda ne fabrikalarda ne ofislerde! Kaybedilen bir “evin” yerine “dışarıda” bir cennet konulamayacak hiçbir zaman. Bu kaybedilen ev, kaybedilen cennettir. Boşluk tek bir şeyle doldurulmaya çalışılacak artık. Hedonizm! Daha çok tüketmek, daha çok eğlenmek! Ağız tadını, cinsellik tadını, beden tadını, göz tadını, kulak tadını…zirveye çıkarmak. Uyuşturucular ve keyif verici ürünler imdada koşuyorlar. Çılgın tatil merkezleri hafta sonu çılgın eğlence yerleri…Mutluluk maddede arandıkça, ruhaniyet sadece biçimselliğe bürünüyor. Bütün kadınlar mutluluğu daha fazla tatil, daha iyi araba, daha iyi daire, daha iyi işte arıyor. Aslında bu “iyi”ler daha çok para demektir. İçinde ruhani ve değersel iyilik taşımaz. Böylece kadın özne olacak!

    Endüstriyel üretim ve tüketime katıldıkça özneleşecek ve “ev” de bir hizmetçilik işi olarak aşağılanacak! Modernitenin kadın erkek eşitlik dünya görüşü, yeryüzü cennetinin mutluluk vaad eden en büyük “ayet ve sloganı”na dönüşecek!

    Şimdi kadına uygulanan şiddet, kadın rolünün belirsizliğinden başka bir şey değil. Elbette bizim toplumda kadının töre cinayetinde anormallikler var. Ancak batıda da kadına yönelik şiddet ya da “aile içi şiddet” azımsanmayacak durumda. Bu nedenle şiddetin antropolojisinde kadının kaybolan rolü, “ev”den çıkışı bulunmaktadır. Kadın sokakla ev arasında tanımlanmaz bir heyulaya dönüşmektedir. Erkek için de aynı şey açıkçası daha az söz konusu.

    Şiddeti azaltmak için erkek bileklerine köpeklerin boyunlarına asılan tasma gibi bir alet konulmak isteniyor. İzlemek, gözetlemek ve müdahale etmek için erkeği. İktidar ruhunu kadın adına erkek üzerinde uygulama çabası bu.

    Peki, kadının diline de pirsing (Piercing) takılsa fena mı olur? Çünkü kadın dili, şiddete motivasyonun en önemli unsurlarından biri. Erkeği azarlamak, aşağılamak, söylenecek en son şeyi irrasyonalitenin bütün çılgınlıklar diliyle ortaya dökmek, erkeği rezil etmek…

    Şiddete davetiye çıkarak dil söylemi erkeğin üzerine savrulur düşüncesizce! Bu nedenle erkeğin ayağına halka takılacaksa kadının da diline takılmalıdır!

    http://www.haber7.com/haber/20110721/Kadinlarin-diline-de-pirsing-takalim.php

    Muhafazakârlık siyaseti, kendine özgün bakışı ve yaklaşımları geliştirememenin tembelliğiyle modernliğin bütün çizgilerinden beslenerek en önemli “yumuşak karnı”nı sert tutmaya çalışıyor! Bu nedenle bazen oldukça trajik-komik durumlara düşüyor. Katıldığım bir kadın proje kokteylinde yapılanlar bunu örnekliyordu. İstanbul’dan bir belediyenin hazırladığı kadına istihdam projesinde, önce açılışta kadının evine kapanmaktan kurtarılmasından( kurtarılma söylemi seküler kurtuluşçu ideolojilerde çok yaygın kullanılır, kadını kurtarmak…) bahsedildi. Sonra projenin mahiyeti açıklandı. Proje, yoksul kadınlara çocuk bakımı öğretilerek iş sahibi yapılacağı şaşalı bir biçimde anlatılıyordu. Elbette bu projelerin finansörü AB’deydi. Oysa gerçek şuydu. Kurtarılma yalanının temelinde, yoksul kadının burjuva kadınlarına hizmetçi olarak yetiştirilmesi gerçeği gizliydi.

    Modernitenin özne yaptığı kadın, artık kocasına itaati aşağılanıp patronlara itaati pekiştirilir. Sınıflar arası çatışma, yerini koca-karı çatışmasına ya da erkek-kadın çatışmasına bırakılır. Şiddetin toplumsal kökenleri mas edilerek kadın-erkek ilişkilerine yoğunlaşılır. Bir yılda katledilen kadın sayısından daha fazla işçinin “kaza” adıyla yeterince patronlar tarafından sağlanmayan ortamlarda öldüğünü hiç kimse bilmiyor!

    Batı modernliğinin gözlükleriyle İslam toplumlarının yenildiğini kadın üzerinden okumak bir cehalettir. Biz iki yüzyıldır yenilen, yoksullaşan( fikren de), sömürülen, yönetilen ve kendi varlığımızla var olmayan bir ümmetiz. Bu toprakların gözüyle, kalbiyle ve diliyle konuşma yeteneğini kaybeden aydınların ödünç kalpler, diller ve gözlerle varlığımızı algılamalarını beklememiz de elbette saf dillik olur! Kadın oryantalizmi de nihayetinde post-modern bir oryantalizm.

    http://www.haber7.com/haber/20111227/Muhafazakrlik-Siyasetinde-Kadin-Oryantalizmi.php

    Gülen, “Benim bu konuda radikal fikirlerim var” diye girmiş olaya…

    Başlamış anlatmaya:

    “Koca dayağı yiyen kadınlar, eğer ortada çocukları olmasa boşansınlar derdim. Kocanın karısını dövmesinin ‘Kuvvetli, zayıfı her zaman ezer’ zalim felsefesinden ne farkı var? Kocası tarafından dövülen kadınlar judo, karate, tekvando kurslarına gitseler… Kocası bir tokat vuruyorsa, o da iki tokatla karşılık verse… Dövme haksız yere yapılan fiili bir saldırıdır ve suçtur. Bu saldırıya karşı nefsi müdafaa meşrudur. Hatta müdafaa etmeme ayrı bir suçtur denebilir.”

    Bu görüşler fırtına estirir mi?

    Eğer klasik ya da modern tüm fıkıh kitaplarında “koca dayağı”, hiçbir zaman meşru boşanma nedeni olarak sayılmıyorsa…

    Eğer klasik ya da modern tüm fıkıh kitaplarında “aile huzuru” adına, kocanın karısını “hafifçe dövmesi”ne cevaz veriliyorsa…

    Eğer klasik ya da modern tüm fıkıhçılar, kocası tarafından dövülen kadının, kocasına karşılık vermesini akıl alır bir şey olarak değerlendirmiyorsa…

    Fırtına da estirir, kar da yağdırır, tufan da çıkarır…..”

    Anlaşılan fetva Ahmet Hakan’ın hoşuna gitmek ne kelime başını döndürmüş! İyi de savunma sporu alan partnerler karşısında onun da gardını alması en azından partnerlerden daha iyi savunma sporları öğrenmesi gerekmez mi ? Alın size yeni bir külfet daha. Fakat bu iş burada kalmamış ve taşmış. Suudi Arabistan’ın en ılımlı hocalarından olan Abdulmuhsin Abikan da benzeri bir fetva yayınlamış ama onunkisi ale’l itlak değil derli toplu yani mukayyet. ‘Sail yani saldırgan kocaya karşı ne yapmak gerekir?’ sorusuna o da benzeri bir cevap veriyor. Ama kocaya el kaldırmadan önce darbın ihtimal değil muhakkak olması gerektiğini söylüyor. Yoksa şüpheyle kocaya dayak yasak. Sonra kademeli bir savunma planı ve pozisyonu devreye sokulmalı. Önce çevreden ve komşulardan dille imdat isteyeceksiniz. Sonra ikinci kademede yetkili mercilere yani polise başvuracaksınız. En kestirmeden telofon edeceksiniz. Ve kocasının darbesini atlatabileceği umudu varsa el aldırmayacak.

    Sonra da ‘Allah ne verdiyse’ diyerekten değil de eliyle ve organlarıyla kendisini müdafaa edecek. Ardından bu da yetmiyorsa o zaman yardımcı araçlara; sopa vesaire başvurabilir. Ve vurmak için malzemelerin en zararsızını, hafifini kullanacak. Koca şiddet kullanırsa Abikan’a göre kadın da zevciyet ilişkilerini dondurabilir ve kocasını terk edebilir. Abikan’ın anlattığı kocayı cezalandırmak değil meşru müdafaa yapmak. ‘La darara vela zirar/Zarara zararla mukabele yoktur’ kaidesi de zaten cezalandırmayı değil savunmayı esas alır. Zaten erkeğin kadını dövmesi de sembolik bir şey. Maalesef son sıralarda hukuk kadından yana yontulmaya başlandı. Bunda kadına bir fayda olmayacağı gibi pekala aile düzenine zarar da verebilir. Hocaların bu kadar ‘kadınsı/kadın yanlısı’ fetvalarından sonra şunu demek mümkün: Ey dünya kadınları kocalarınıza karşı birleşin.. Olmadı: Yere serin. Zaten bazıları öyle yapıyor. Hocalar tekvando fetvasını verirken bir gerçeği unutuyorlar. Bazı kadınların eli sert ve ağır olabilir. Nitekim Adana’da böyle bir vaka yaşanmıştı. Siyah kuşak karateci Filiz Albay tekmelerine hakim olamamış ve eşi Kadir Ayhan Albay’ı bir darbede yere sermiş ve adam dünyadan cüda etmiş…Bu bahis daha çok su kaldıracağı için bu kadarla iktifa edelim.

    http://www.haberoz.com/haberarsiv/haberdetay.asp?ID=329

    Yukarıdaki iddia batının hasta bir değeri ile ilgilidir. Kadının özgürleşmesi hareketini, kadının erkekleşmesi olarak algılayan hasta bir anlayıştan söz ediyorum.

    Tabii ki kadın ve erkek eğitimde, fırsatta, hukukta eşit olacak ancak bu kadının psikolojik ve biyolojik doğasına uygun olmalıydı. Bir kadını erkekleştirerek sosyalleşmesini sağlayan projeler kadının konforuna ve gelecek mutluluğuna hizmet etmediği gibi evliliği ve aileyi de kurban ediyordu.

    Sadakatsizliğin ve modern yaşamın kâbusu olan aldatmaların artmasında kadınların yatak odalarında feminen olmalarını terk etmelerinin rolünü unutmayalım.

    Modernizm kadın rollerinden eş rolünü, ev hanımı rolünü, anne rolünü ve iş kadını rolünü birbirine karıştırdı.

    Eğer bir kadın çalışmak zorunda ise rol karmaşasına da dikkat etmek zorundadır. İşyerindeki şapkasını çocuklarının ve eşinin yanında değiştirmesi gerekmektedir. Evlilikte ilişkinin yıpranmasında bu etken göz ardı edilemez.

    Eğer bir kadın çalışmak durumunda ise ev işlerinde eşinin ona yardım etmesini istemesi gereklidir. Aksi takdirde kadının annelik ve ev kadınlığı rolleri ile birlikte çalışan kadın olması çift kariyerli olmasına neden olmakta ve erken yıpranmaktadır.

    İyi bir anne olmak, iyi bir iş kadını olmaktan daha önemsiz değil ki…

    İyi bir çocuk yetiştirmek, iyi bir işyeri kurmaktan daha önemsiz değil ki…
    http://www.haber7.com/haber/20120116/En-uygun-kadin-modeli-hangisidir.php

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*